Tanım
Müzik, özellikle de türkü tutkunu...
Okumak, düş kurmak, gülümsemek ve düşünmek gibi alışkanlıkları ve "sevgi" saplantısı var ...
İnsanları, hayvanları; özellikle çiçekleri, çocukları ve SU'yu çok sever...
Doğaya tutkun, yeşile düşkün, dağlara aşık bir mavilik vurgunu...
Mu Uygarlığı'ndan beri gerçek bir yurtsever ...
Barışçı, savaşa, zulme ve sömürüye alabildiğine karşı.
Sevgi'nin sonsuz gücüne, aşk'ın ölümsüzlüğüne bütün içt
Bağlantılarım
*
*
*
*
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
Kategoriler
|
BABA İLE MİNİK PRENSESLERİ
| DOĞDUĞUNUZ GÜN BABA: Ne kadar da güzel. Şimdi bu küçücük şey benim kızım mı? Ne kadar güzel gülümsüyor. Hoş geldin Dünya'ma minik prensesim.
MİNİK PRENSESLER: Bu gözlerini benden hiç ayırmayan adam babam olsa gerek.
5 YAŞINDA
BABA: Prensesim benim, güzel minik prensesim. Söyle bakalım baban sana ne alsın?
MİNİK PRENSESLER: En çok babamı seviyorum. Babam, niye annemle uyuyor? Hep benimle uyusun, başkasını sevmesin.
10 YAŞINDA
BABA: Gittikçe yaramaz oluyor, kime çekti bu kız? Onunla zaman geçirmeye bayılıyorum.
MİNİK PRENSESLER: Ben babama aşığım. Büyüyünce babam gibi bir erkekle evleneceğim. Onunla zaman geçirmeye bayılıyorum.
15 YAŞINDA
BABA: Ne kadar da çabuk büyüdü. Eve de gittikçe geç kalmaya başladı, bu gidişle başına kötü bir şey gelecek. Sanırım daha sert konuşmalıyım.
MİNİK PRENSESLER: Babam yüzünden arkadaşlarımla istediğim kadar vakit geçiremiyorum. Bana baskı uygulamasından nefret ediyorum. Ne zaman özgür olacağım?
20 YAŞINDA BABA: Artık sözümü dinlemiyor. Benden giderek uzaklaşıyor. Kendi parasını da kazanmaya başladı ya, bana ihtiyacı kalmadı tabi. Uzun zamandır tatlı bir-iki laf geçmedi aramızda. Galiba Minik prensesim elden gidiyor.
MİNİK PRENSESLER: Her dediğime alınıyor, beni bir türlü anlamıyor. Hele geçen gün giydiğim kıyafetime karışmasına ne demeli? Evden ayrılıp, kendi hayatımı kurmalıyım. Çocuk muamelesi görmekten bıktım artık!
25 YAŞINDA BABA: Bir gün bunun olacağını biliyordum. İşte evleniyor.. Zaten aramız eskisi gibi değildi. Şimdi bir de kocası var. Prensesim beni terk ediyor.
MİNİK PRENSESLER: Böyle bir günde bile o mutsuz ifadeyi takınmasının ne lüzumu var ki? Biliyorum, onu bir türlü içine sindiremedi. Bu yüzden yapıyor. Kendi hayalindeki damat değil ya! Sanki birlikte yaşayacak olan o.
30 YAŞINDA
BABA: Çok az görüşüyoruz. Daha sık bir araya gelsek ne iyi olur. Hem torunlarımı da özlüyorum. Kendi arkadaş çevrelerinden fırsat bulup da bize gelemiyorlar ki...
MİNİK PRENSESLER: Babamları da çok ihmal ediyorum galiba. Yine telefonda çok üzgün geldi sesi. Hafta sonu onlara sürpriz yapmak en iyisi.
40 YAŞINDA
BABA: Minik prensesim benim kültür düzeyimi yeterli bulmuyor. Ona göre çağın gerisinde düşünüyormuşum. Oysa küçükken derslerine hep ben yardım ederdim. Anlayamadığı bütün problemleri bana sorardı. Şimdi beni beğenmiyor. Bir daha onunla asla politik tartışmalara girmeyeceğim.
MİNİK PRENSESLER: Babam giderek daha da çocuk gibi davranıyor. Sürekli bir şeylerden yakınıyor. Gerçi son zamanlarda sağlığı da iyi değil ama. Ya ona bir şey olursa? Zaten hiçbir zaman dilediği gibi bir evlat da olamadım.
45 YAŞINDA
BABA: Minik prensesimin mutlu bir yuvası olması ne güzel. Gözüm arkada gitmeyeceğim. Her şeyi kendi başardı. Onunla çok gurur duyuyorum.
MİNİK PRENSESLER: Babam için çok endişeleniyorum. Onu kaybetmeye hazır değilim. İlaçlarını da hep ihmal ediyor zaten. Allah'ım onu benden alma!
50 YAŞINDA
BABA: Hiç bir zaman seni ne kadar çok sevdiğimi unutma Minik prensesim! Ne kadar uzağa da gitsem hep seni gözlüyor ve koruyor olacağım. Elveda Minik prensesim.
MİNİK PRENSESLER: Beni sensiz bırakamazsın baba. Ben kimin omuzlarında ağlayacağım, kim tüm kalbiyle koşacak yardımıma? Ne olur gittiğin yerde çok mutlu ol. Ve hep yanımda olduğunu hissettir. Sensiz ne yapacağımı bilmiyorum ben baba?
55 YAŞINDA
KRALI ARTIK UZAKLARDA OLAN MİNİK PRENSESLER: Sen gideli, seni daha iyi anlıyorum babacığım. Keşke seni hiç üzmeseydim diyemiyorum, çünkü "keşke"lerin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyorum. Yine de beni duyuyorsan, lütfen seni çok sevdiğimi asla unutma baba...
SENİ ÇOK ÖZLÜYORUZ BABACIĞIM, SENİ ÇOK ÖZLÜYORUZ... ( alıntı, amaaa...) |
|
Tarih: 08:48, 26/1/2009 Kategori: ders veren oykuler |
Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
BEN O ÇOCUKLARI SEVDİM
“Bir ülkenin geleceği o ülke insanlarının göreceği eğitime bağlıdır.” EİNSTEİN Sevgili arkadaşlarım, bu yazımda sizlerle bir öyküyü paylaşmak istiyorum. Ve biliyorum ki; bizim ışığımız bu sırrın içinde gizlidir. Bir profesör, sosyoloji sınıfındaki öğrencilerini Baltimore şehrinin kenar mahallesine göndermiş ve o bölgede yaşayan 200 erkek çocuğun durumlarını araştırmalarını ve her bir çocuğun geleceği hakkında bir değerlendirme yapmalarını istemişti. Araştırma yapan öğrencilerin hemen hepsi bu çocukların gelecekte hiçbir şanslarının olmadığını dile getirmişlerdi. Bundan tam 25 yıl sonra bir başka sosyoloji profesörü, araştırmaları esnasında bu çalışmayı buldu ve öğrencilerinden bu projeyi sürdürmelerini ve aynı çocuklara ne olduğunu araştırmalarını istedi. Öğrenciler o bölgeden taşınan ya da ölen 20 çocuk dışındaki 180 çocuktan 176’ sının olağanüstü bir başarı gösterip avukat, doktor, ya da iş adamı olduklarını ortaya çıkardılar. Profesör çok etkilenmişti. Bu konuyu izlemeye karar verdi. Birer yetişkin olan o çocukların hepsi o bölgede yaşadıkları için, her biriyle buluşma şansı oldu. “O koşullarda nasıl bu kadar başarılı oldunuz?” sorusuna verdikleri cevap hep aynıydı. “Mahalle okulunda bir öğretmeniz vardı. Onun sayesinde.”
Profesör, bu öğretmeni çok merak etmişti. Hâlâ hayatta olduğunu öğrendiği yaşlı öğretmenin izini bulması çok zor olmadı. Kendisini ziyaret etmek için evine kadar gitti. Karşısında yılların yüzüne eklediği kırışıklıklara rağmen hâlâ dinç duran bir kadın buldu. Merakla yaşlı kadına bu çocukları kenar mahalleden kurtarıp, başarılı birer insan ve yetişkin olarak hayata nasıl kazandırdığını bunun sihirli bir formülü olup olmadığını sordu. Yaşlı öğretmenin gözleri parladı ve dudaklarının kenarında bir gülümseme belirdi. “Çok basit.” dedi. “Ben o çocukları sevdim.”
|
Tarih: 13:00, 7/12/2008 Kategori: ders veren oykuler |
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
GERÇEK MUTLULUK
O, yoksul bir taşçıydı. Her gün kayaları parçalıyordu. İşi çok ağırdı; ama çok az aylık alıyordu. Bu yüzden hayatından hiç memnun değildi. " Ben başkalarından daha çok çalışıyorum!" diye düşünüyordu. " Benim işim onlarınkinden ağır ve ben onlardan daha az kazanıyorum. Zengin olmak istiyorum. Biraz dinlenirim ve güzel elbiselerim olur." O anda gökten bir melek indi. Ona, "Zengin olacaksın, güzel elbiselerin olacak." dedi. Taşçı hemen zengin oluverdi.
Artık onun da güzel elbiseleri vardı ve bir iş yapmak zorunda da değildi. Günün birinde kral, onu sarayına davet etti. Sarayın güzelliğine hayran oldu. Kral ondan daha zengindi. Bu yüzden üzüldü. "Ben de kral olmak istiyorum." dedi. Gökten bir melek geldi ve onu kral yaptı.
Şimdi bütün gün hiç çalışmıyordu. Çok sıcak bir gündü. Güneş ışınlarını saçıyor, yeryüzü yanıyor mu yanıyordu. Kral kızdı; güneş ondan nasıl güçlü olurdu ki? Yaşamı yine sevmez olmuştu. "Güneş olmak istiyorum!" dedi. Melek onu bu kez de güneş yaptı. Şimdi güneş, ışınlarını saçıyor ve dünyada her şey yanıyordu. Ama bir bulut geldi, dünyayla onun arasına girdi. Işınları artık dünyaya ulaşmıyordu. Güneş kızdı; "Bu nedir böyle? Ben buluta hiçbir şey yapamıyorum. Ondan daha kuvvetli olmak istiyorum." deyince melek onu bu kez bulut yaptı.
Az sonra bulut, yağmura dönüştü. Yağmurlar toprağa, oradan nehirlere ulaştı. Nehirlerin suları çoğaldıkça çoğaldı. Evleri, tarlaları seller bastı. İnsanlar hayvanlar, tarlalar perişan oldu. Ama sular, kayalara hiç bir şey yapamıyordu. Bulut öfkelendi. "Bu kadar çok su nasıl olurda kayaları aşamaz. Kaya olmak istiyorum." Melek hemen geldi ve onu kaya yaptı.
Artık güneşten ve buluttan daha güçlüydü. Aradan çok zaman geçmedi. Elinde balyozla bir adam çıkageldi ve ondan parçalar koparmaya başladı. "Bu da nesi?" dedi kaya. "Ben bu adamdan zayıfım."
Sonra birden anladı kuvvetin kaynağının mutluluk olduğunu ve pişmanlıkla haykırdı: "İnsan olmak istiyorum!" Melek onun bu dileğini de yerine getirdi. Kaya insana dönüştü. Şimdi o adam yine kayalardan taşlar koparıyor. İşi ağır ve aylığı az; ama yaşamı seviyor ve mutlu.
|
Tarih: 12:12, 6/10/2008 Kategori: ders veren oykuler |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
BİLGELİK
| Antik bir Hint masalı vardır; çok eski ama büyük bir öneme sahip ders veren bir öyküdür.
Çok büyük ama aptal bir kral sert zeminin ayağını acıttığını söyleyip, tüm krallığın sığır derisiyle kaplanmasını emretmiş.
Ancak sarayın soytarısı bu fikre kahkahalarla gülmüş; o bilge bir adammış.
Demiş ki:
"Kralın fikri en basitinden komik."
Kral çok kızmış ve soytarıya demiş ki:
"Bana daha iyi bir seçenek göster, yoksa öldürüleceksin."
Soytarı:
"Efendim küçük bir sığır derisi parçasını kesip ayağınızı kaplayın." demiş.
Ve ayakkabılar bu şekilde doğmuş.
Bütün dünyayı sığır derisiyle kaplamaya gerek yok; sadece ayağını kaplamak tüm dünyayı kaplar.
Bilgeliğin başlangıcı budur.
Öykü doğru mudur, bu önemli değil. Önemli olan aklımızı uygulanabilir çözümler için kullanmamızdır.
|
Tarih: 09:09, 25/9/2008 Kategori: ders veren oykuler |
Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
DELİNİN TAVSİYESİ
Bayezid-i Bestamî hazretleri, büyük velilerden. Bir gün tımarhanenin önünden geçiyor. Tımarhane hizmetçisinin tokmakla birşeyler dövdüğünü görüyor: -Ne yapıyorsun?
Hizmetçi:
-Burası tımarhanedir. Delilere ilâç yapıyorum.
-Benim hastalığıma da bir ilâç tavsiye eder misin?
-Hastalığını söyle.
-Benim hastalığım günah hastalığı... Çok günah işliyorum...
-Ben günah hastalığından anlamam... Ben delilere ilâç hazırlıyorum...
Parmaklığının arasından konuşulanları duyan bir deli(!) Bayezid-i Bestamî hazretlerine:
-Gel dede, gel! Senin hastalığının çaresini ben söyleyeyim, diye seslendi.
Bayezid-i Bestamî hazretleri, delinin yanına sokularak:
-Söyle bakalım, benim derdime çare nedir? dedi.
Deli(!) şu ilâcı tavsiye etti:
-Tevbe kökü ile istiğfar yaprağını karıştır... Kalb havanında tevhîd tokmağı ile döv, insaf eleğinden geçir, göz yaşıyla yoğur, aşk fırınında pişir... Akşam sabah bol miktarda ye... O zaman göreceksin senin hastalığından eser kalmaz, dedi.
Bu güzel ilâcı öğrenen Bayezid hazretleri:
-Hey gidi dünya hey! Demek, seni de deli diye buraya getirmişler, deyip oradan ayrıldı.
Bu ilâç, halen günah hastası olanlara tavsiye olunmaya değer bir ilâçtır. Yani bu formülün hükmü hâlâ devam etmektedir.
| |
| |
|
Tarih: 22:52, 26/8/2008 Kategori: ders veren oykuler |
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
RESSAM
Hindistan'da çok ünlü bir ressam varmış. Herkes bu ressamın yapıtlarını kusursuz kabul edecek kadar beğenirmiş Ve onu "Renklerin Ustası" anlamına gelen Ranga Çeleri olarak tanısa da; kısaca Ranga Guru derlermiş.
Onun yetiştirdiği bir ressam olan Raciçi ise artık eğitimini tamamlamış ve son resmini yaparak Ranga Guru'ya götürmüş ve ondan resmini değerlendirmesini istemiş. Ranga Guru ise,
"Sen artık ressam sayılırsın Racaçi; artık senin resmini halk değerlendirecek." diyerek resmi şehrin en kalabalık meydanına götürmesini ve en görünen yerine koymasını istemiş. Yanına da kırmızı bir kalem koyarak halktan beğenmedikleri yerlere çarpı işareti koymalarını rica eden bir yazı bırakmasını istemiş. Raciçi denileni yapmış. Ve birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde görmüş ki, tüm resim çarpılar içinde ve neredeyse görünmüyor. Çok üzülmüş tabii. Emeğini ve yüreğini koyarak yaptığı tablo kırmızıdan bir duvar sanki.
Alıp resmi götürmüş Ranga Guru'ya ve ne kadar üzgün olduğunu belirtmiş. Ranga Guru üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermiş. Raciçi yeniden yapmış resmi ve gene Ranga Guru'ya götürmüş.
Tekrar şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş Ranga Guru. Ama bu defa yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde yağlı boya, birkaç fırça ile birlikte. Ve yanına insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı ile birlikte bırakmasını istemiş. Raciçi denileni yapmış. Birkaç gün sonra gittiği meydanda görmüş ki resmine hiç dokunulmamış, fırçalar da, boyalar da hiç kullanılmamış.
Çok sevinmiş ve koşarak Ranga Guru'ya gitmiş ve resme dokunulmadığını anlatmış.
Ranga Guru ise;
"Sevgili Raciçi, sen birinci konumda insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşılabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı. Oysa ikinci konumda onlardan hatalarını düzeltmelerini istedin, yapıcı olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye kalkmadı, cesaret edemedi.
Sevgili Raciçi; Mesleğinde USTA olman yetmez, BİLGE de olmalısın. Emeğinin karşılığını, ne yaptığından haberi olmayan insanlardan alamazsın. Onlara göre senin emeğinin hiçbir değeri yoktur. Sakın emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenlerle tartışma.
|
Tarih: 03:33, 22/8/2008 Kategori: ders veren oykuler |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Su, Ateş ve Ahlâk
Su, ateş ve ahlâk dost olup, birlikte zaman geçirmeye başlamışlar.
Çevrede dolaşırlarken eğer kaybolurlarsa birbirlerini nasıl bulabileceklerini sorgulamaya başlamışlar.
Suya sormuşlar:
"Kaybolursan seni nasıl bulacağız?"
"Nerede bir şırıltı duyarsanız beni orada bulabilirsiniz." diye cevap vermiş su.
Ateşe sormuşlar:
"Seni kaybedersek ne yapalım?"
"Bir duman gördüğünüz yerde ben varım." diye yanıtlamış ateş.
Sıra ahlâka gelmiş.
"Seni nasıl buluruz ahlâk?" demişler.
Onun yanıtı ise oldukça düşündürücüymüş:
"Beni kaybederseniz, bir daha asla bulamazsınız!"
|
Tarih: 03:33, 3/8/2007 Kategori: ders veren oykuler |
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Işığı Yanan Evler
|
Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekardım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer.
İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı.
Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu.
Evin büyüğü olan büyükanneye sıkılarak:
"Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?" dedim.
Büyükanne:
"Evladım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz." dedi.
Merak ettim, tekrar sordum:
"Trenden sizin bir yakınınız mı inecek?"
Büyükanne:
"Hayır evladım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde, ışığı yanan bir ev bulsun diye bekliyoruz."
Konya Ovası'nda, ya da bir başka yerinde Türkiye'nin, trenden inen yabancılar için "Işığı yanan evler" yerinde halâ duruyor mudur?
Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mı? Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakan kadınlar yaşıyorlar mı? Kuşlara yuva yapan mimarlar, sahi şimdi neredeler?
Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler. Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir medeniyetin yetimleriyiz. Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız.
Şair öyle diyordu:
"Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler."
Şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl atlarına binip gittiler? Onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek üzere, sessiz sedasız gittiler?
Ey güzel yurdumun güzel insanları! Neredesiniz?
Prof. Dr. Saffet SOLAK
|
Tarih: 02:02, 22/4/2007 Kategori: ders veren oykuler |
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Sedef Çiçeği
Sedef Çiçeği

Mahkeme salonunda, seksenlerindeki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla suskun, Nine'nin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözleri ve keskin çizgileriyle bıkkın bakışları süzüyordu etrafını...Ve Hakimin tokmak sesiyle sustu uğultu ve tok sesiyle, sözü yaşlı kadına verdi hakim...
"Anlat teyze neden boşanmak istiyorsun...?"
Yaşlı kadın derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı...
"Bu herif yetti gari, elli yıldır bezdirdi hayattan..."
Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu mahkeme salonunda... Sessizlik bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu. Kimbilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış elli yılın ardından...
Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı, kadın neler diyecekti... Herkes onu dinliyordu. Yaşlı kadının gözleri doldu...
Ve devam etti:
"Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim... O bilmez...elli yıl önceydi.. O çiçeği bana verdiği çiçeklerin arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadı, onları yavrum bildim... Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım... Her gece güneş açmadan önce bir tas suyla suluycam onu diye... İyi gelirmiş dedilerdi... Elli yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayım demedi... Ta ki geçen geceye kadar. O gece takatim kesilmiş, uyuyakalmışım... Ben böyle bir adamla elli yıl geçirdim... Hayatımı, umudumu herşeyimi verdim... Ondan hiçbir şey göremedim. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim.... Onsuz daha iyiyim, yemin ederim."
Hakim, yaşlı adama dönerek:
"Diyeceğin bir şey var mı baba?" dedi.
Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o âna kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle hakime yöneldi:
"Askerliğimi, reisicumhur köşkünde bahçevan olarak yaptım, o bahçenin görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim... Fadime'mi de orada tanıdım... Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden büketler verdim... O çiçeklerle doludur bahçesi... Kokusuna taptığım perişan eder yüreğimi... İlk evlendiğimiz günlerin birinde boyun ağrısından onu hekime götürdüm... Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi.. Her gece uykusunu bölüp, uyansın, gezinsin dedi... Hekimi pek dinlemedi, bizim hatun... lâfım geçmedi... O günlerde tesadüf bu çiçek kurudu... Ben ona gece sularsan geçer dedim. Adak dilettim... Her gece onu uyandırdım. Ve onu seyrettim... O sevdiğim kadının yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim... Her gece o çiçek ben oldum sanki... Ona bu yüzden tapabilirdim..." dedi adam; o yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle...
"Her gece O yattıktan sonra uyandım... Saksıdaki suyu boşalttım... Sedef gece sulanmayı sevmez hakim bey. Geçen gece de... Yaşlılık; ben de uyanamadım.. Uyandıramadım... Çiçek susuz kalırdı amma, kadınımın boynu yine azabilirdi... Suçlandım. Sesimi çıkartamadım..."
O an Mahkeme salonunda herşey sustu...
Ertesi sabah gazeteler "Sedef susuz kaldı." diye yine yalnızca neticeyi haber yaptılar...
|
Tarih: 01:03, 22/4/2007 Kategori: ders veren oykuler |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
İnsanlık Dersi
Ünlü İtalyan sinema sanatçısı Vittorio de Sica bir TV röportajında anlatıyor :
"İtalya'da Napoli'nin kenar mahallelerinden birinde, bir Cafe-Barda, espressolarimizi içiyoruz. İçeri giren müşterilerden biri, barmene: "due caffee, uno sospeso" (iki kahve, biri askıda) diyor; iki kahve parası veriyor ve bir kahve içip gidiyor. Barmen de tezgahın üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt asıyor.
Biraz sonra iki kişi içeri giriyor: "due caffee e un sospeso" (iki kahve ve bir askıda) diyorlar; üç kahve parası verip, iki kahve içerek gidiyorlar. Barmen gene bir küçük kâğıt daha asıyor tezgahın üstündeki çiviye...
Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyor. Derken üstü başı biraz eski püskü, belli ki fakir biri bardan içeri girdi.
Barmene: "un caffee sospeso" (askıdan bir kahve) dedi ve barmenin hazırladığı kahveyi içip, para ödemeden çıkıp gitti.
Barmen de tezgahın üzerine asmış olduğu kâğıtlardan bir tanesini aşağı indiriverdi...
|
Tarih: 04:44, 14/4/2007 Kategori: ders veren oykuler |
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
|