Bir DüŞ _ Bir GüLüŞ _ Bir DüŞüNüŞ ...

Tanım

Müzik, özellikle de türkü tutkunu... Okumak, düş kurmak, gülümsemek ve düşünmek gibi alışkanlıkları ve "sevgi" saplantısı var ... İnsanları, hayvanları; özellikle çiçekleri, çocukları ve SU'yu çok sever... Doğaya tutkun, yeşile düşkün, dağlara aşık bir mavilik vurgunu... Mu Uygarlığı'ndan beri gerçek bir yurtsever ... Barışçı, savaşa, zulme ve sömürüye alabildiğine karşı. Sevgi'nin sonsuz gücüne, aşk'ın ölümsüzlüğüne bütün içt


Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv
* Arkadaşlarım
* aydın
* denizli
* kütahya
* mardin
* metem
* gncdenizli
* HaBeR20
* Denizlili
* AltınBilgiDershanesi
* DOÇEV
* GeLişimDershanesi
* Sinop
* Balca
* Sanatsal
* BirizBiz
* Yeşiller
* Gençbilim
* Nazilli'm
* KaracasuMeM
* Karahayıt
* YıldızÇini
* ErtanDoğan
* Buldan
* CanDündar
* ÜçNokta
* İzEdebiyat
* EkoPak

Kategoriler


MALHAN HAZİNESİ EFSANESİ

 

Bayındır Han zamanında Ahlat'ta fakir bir aileye mensup bir ana ile oğlu yaşarmış. Bu ailenin geçimini, çobanlık yapan oğul sağlarmış.

 

Bir gün çoban oğul Ahlat'ın meydanlık mezarlığı semtinde hayvanlarını yaydıktan sonra vakit de öğlen olduğundan, yemeğe oturmuştur. Yemeğini yedikten sonra eline aldığı bir küçük ağaç parçasıyla vakit geçsin diye toprağı eşmeğe başlamıştır. Toprağı eşerken ufak bir delik açılır. Bunu merak eden çoban, deliği genişletmeye başlar. Bir müddet sonra genişleyen delik, kuyu halini alır. Kuyudan aşağıya doğru bir merdivenin indiğini gören çoban, korku ve heyecan içinde merdivenden aşağıya iner.

 

Aşağıya inen çoban kendisini bir salonun içinde bulur. Salona açılan birçok odalar ve odaların kapılarının üzerinde anahtarlar görür. Anahtarları alıp odaların kapılarını açan çoban, çeşitli süs eşyalarıyla ve altınla dolu bir hazine görür. Hemen dışarıya çıkarak deliğin ağzını kapatır ve yeri belli olsun diye bir işaret bırakır.

Akşam eve gelen çoban, annesine Bayındır Han’ın kızını istemesini söyler. Hayrete düşen anne oğluna, böyle bir şeye nasıl cesaret ettiğini söylerse de çoban isteğinde diretir.

 

Sonunda ısrarlar karşısında mecbur kalan anne, Bayındır Han’a giderek kızını oğluna ister. Bu isteğe gülen Bayındır Han işi şakaya dökerek:

 

“Benim sarayım gibi bir saray yapar, bir altın mutfak takımı, bir altın kahve takımı, bir altın beşik ve çeşitli altından süs eşyalarını getirir, bütün ülkenin davet edildiği, kırk davul ve kırk zurnanın çalındığı, kırk gün kırk gece süren bir düğün yapılırsa kızımı oğluna veririm.” der.

 

Kadın Bayındır Han’ın bu şartlarını oğluna iletir. Oğlu da şartsız olarak Bayındır Han’ın isteklerini kabul eder.

Kadın oğlunun, ileri sürülen şartları kabul ettiğini Bayındır Han’a bildirir. Daha evvel şaka yoluyla da olsa söz veren Bayındır Han da istemeyerek kabul eder.

 

Çoban Bayındır Han’ın bütün isteklerini yerine getirir, düğün yapılır. Bayındır Han bu çobanın büyük bir hazine bulduğuna inandığından, kızından hazinenin yerini öğrenmesini ister.

 

Evlendikten sonra kadın kocasına bu kadar altını nereden bulduğunu sorduğunda kocası; büyük bir hazine bulduğunu söyler. Kadın hazineyi merak ettiğini, mutlaka görmek isteğini söyleyince; kocası kadının gözlerini bağlayarak hazinenin olduğu yere gotürür. Gözleri açılan kadın hayretler içinde hazineyi seyretmeye başlar. Bu arada dışarıdan bazı seslerin geldiğini duyan kadın, kocasına bu seslerin nereden geldiğini sorar.

 

Kocası da:

 

“Bu sesler su içmeye giden babanın atlarının sesidir.” der.

 

Çoban karısının gözlerini tekrar bağlayarak eve getirir. Kadın da olup bitenleri babasına anlatır.

Sonunda Bayındır Han damadını saraya davet ederek hazinenin bulunduğu yeri söylemesini ister.

 

Damat gelmeden önce cellat başını çağırarak; damadı korkutmasını, başını taşa bırakarak keser gibi yapmasını bildirir.

 

Bayındır Han’ın bütün ısrarlarına rağmen damat hazinenin yerini söylemez. Sonunda sinirlenen Han, daha önce cellat başıyla anlaştığı gibi damadın kafasını kesmesini ister. Emri yanlış anlayan cellat başı, damadın kafasını gerçekten  keser. Olaya çok üzülen Bayındır Han, cellat başının kafasını kestirir.

Gerek atların su içmeye gittiği yön ve gerekse kızının anlattıklarından hazinenin Mal Han isimli hanın yakınlarında olduğu tahmin edilir. Bütün aramalara rağmen hazinenin yeri bulunamaz.

 

O günden sonra "Malhan Hazinesi" efsaneleşir ve dilden dile dolaşır. Halen Ahlat’ta bu hazinenin varlığına inanılmaktadır.

 

 


Tarih: 01:47, 3/2/2007 Kategori: efsane
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

ALİ GÖLÜ EFSANESİ

 

Nurhak Dağları'nın tepesindeki krater gölü yörede Ali Gölü olarak anılır. Göle “ALİ” adını veren yöre halkı, bu ismi bir efsaneye dayandırır.

 

Söylenceye göre; yörede yaşayan Ali adlı çoban, beyin kızına sevdalanır. Kız da çobanı sevmektedir.

 

Bey, günün birinde durumu öğrenir ve çobanı çağırtır. Nurhak Dağları'nda bir kış geçirirse kızını ona vereceğini söyler.

 

Çoban atını dağa sürer. Günümüzde Ali Gölü’nün çevresindeki bir mağaraya sığınır. Bir süre dağ koşullarına dayanır ama, sonra ölür.

Rivayete göre sığındığı mağaranın duvarlarındaki yazılarda Çoban Ali’nin ölüm nedeni şöyle açıklanmaktadır:

 

“Açlıktan, susuzluktan değil, dağların uğultusundan öldü.”

 

İnanışa göre mağaranın önündeki oyuk taş Çoban Ali’nin atının yemliğidir. O günden sonra da mağaranın yakınındaki göle "Ali Gölü" denir.

 

 

*    *    *    *    *

 

 

Bu “Ali Gölü” efsanesinin  ikinci bir anlatımı daha vardır:

 

Eski devirlerde Elbistan’a hakim olan ve iyi idaresi ile ün salmış bir bey vardı. Bey kendinden sonra beyliğin devamı ve bekası için kız ve erkek çocuklarının yetişmesine son derece önem verir, onları idari, siyasi ve askeri alanda yetiştirmeğe çalışırdı. Bu nedenle üç kızı ehliyetli kişilerden ders alır, savaşın bütün inceliklerini öğrenerek iyi ata biner ve güzel kılıç kullanırlardı.

 

Babaları bazı savaşlara tecrübeleri artsın diye beraberinde götürürdü. İşte böyle bir savaş anında, askerler içerisinde yiğitliği ve kahramanlığı ile ün salan bir asker, tehlikeli durumda beyinin küçük kızını kurtarmış ve savaş dönüşünde ilişkileri devam ederek aşık olmuştu.

 

Gel gör ki “Bey kızı, bey oğluna layıktır."  Fakat aşk ferman dinlemez. Çeşitli aracılarla beyin gönlü hoş edilir, kız evet demesine der ama; bir de evleneceği kişinin bütün oba halkına yiğitliğini, cesaretini duyurmasını ister ve şu şartı ileri sürer.

 

Derki:

 

“Nurhak Dağı'nda Ali Gölü yakınında bir mağara vardır. Benimle evlenecek kişi o mağarada kırk gün beklemeli.”

 

Bunu duyan yiğit delikanlı atıyla beraber mağaraya varır. Halen mevcut olan mağarada ancak otuz iki gün kalabilir. Kırk gün geçtikten sonra dönmeyince aramaya çıkarlar ve mağarada atıyla birlikte ölüsünü bulurlar.

 

Neden öldüğü uzun süre araştırılır. Nihayet mağara kapısında bulunan taşta şu yazıya rastlanır:

 

“Ben ve atım ne açlıktan, ne korkudan öldük; biz iniltiden öldük.”

 

Sözü edilen mağara halen mevcut olup, sonuna kadar gidilememekte ve kulakları tırmalayıcı bir uğultu sonuna gitmeye engel olmaktadır. Halk bu mağaraya "İnleyen Mağara" demiş ve çevre köyler tarafından kutsal sayılmıştır.

 

Not: rindacan'a teşekkürler.

 

 


Tarih: 16:10, 26/1/2007 Kategori: efsane
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı

<- Son Sayfa | Sonraki Sayfa ->