Bir DüŞ _ Bir GüLüŞ _ Bir DüŞüNüŞ ...

Tanım

Müzik, özellikle de türkü tutkunu... Okumak, düş kurmak, gülümsemek ve düşünmek gibi alışkanlıkları ve "sevgi" saplantısı var ... İnsanları, hayvanları; özellikle çiçekleri, çocukları ve SU'yu çok sever... Doğaya tutkun, yeşile düşkün, dağlara aşık bir mavilik vurgunu... Mu Uygarlığı'ndan beri gerçek bir yurtsever ... Barışçı, savaşa, zulme ve sömürüye alabildiğine karşı. Sevgi'nin sonsuz gücüne, aşk'ın ölümsüzlüğüne bütün içt


Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv
* Arkadaşlarım
* aydın
* denizli
* kütahya
* mardin
* metem
* gncdenizli
* HaBeR20
* Denizlili
* AltınBilgiDershanesi
* DOÇEV
* GeLişimDershanesi
* Sinop
* Balca
* Sanatsal
* BirizBiz
* Yeşiller
* Gençbilim
* Nazilli'm
* KaracasuMeM
* Karahayıt
* YıldızÇini
* ErtanDoğan
* Buldan
* CanDündar
* ÜçNokta
* İzEdebiyat
* EkoPak

Kategoriler


ÖĞRETMENLİK KUTSAL MIDIR?


Öğretmen insanın aile ortamından çıkıp toplumsal hayata ilk adımlarını atmaya başladığında aile efradı haricinde karşı karşıya geldiği ilk sosyal otoritedir. Bizim aile dışındaki dünyadan haberdar olmamız, o dünyada nasıl davranmamız gerektiğinin, nasıl ve ne şekilde hayatta daha başarılı olabileceğimizin bilgilerini öğretmenlerimizden alırız. Çünkü öğretmen bunun için vardır.

 

Öğretmelerimiz ilk okuldan hatta ana okulundan başlayarak üniversiteden mezun oluncaya kadar tüm hayatımız boyunca düşünce ve davranış biçimimizi birinci dereceden etkileyen ve belirleyen anne ve babadan da önemli, çünkü onlar hem anne hem de baba olurlar yeri geldiğinde, modeller ve ideallerdir. Bu nedenlerle de hayatımızda çok önemli bir rol oynar ve bu yüzden de tarih boyunca hep yüceltilmiş ve kutsanmışlardır. Onlar için özel günler belirlemişizdir. Onların ellerini öpmek, onları baş tacı etmek adet olmuştur kültürümüzde. Bana bir kelime öğretenin bin yıl kölesi olmak tabiri öğretmenlerimize verdiğimiz değerin samimi bir ifadesidir. Öğretmenlik kutsal bir meslek olarak kabul edilir toplumuzda. Öğretmenler de bu kutsallığın farkındadırlar. Öğretmeninin yüceliği ve kutsallığı kültürümüzde o kadar derin izler bırakmıştır ki, diğer mesleklerin aksine öğretmenin niteliği çok uzun yıllardan beri sorgulanmaz olmuştur.

 

Kanunen dokunulmazlıkları bulunan milletvekilleri kamuoyu tarafından sıkı bir şekilde sorgulanır ve hiç olmazsa seçimlerden seçimlere cezalandırılabilirken öğretmenin kutsallığı onlara nerede ise sınırsız bir dokunulmazlık sağlar. Aynı şekilde bağımsızlığı kanunlarla güvence altına alınan yargı kurumu bile günümüzde artık alenen ve sıkça eleştirilere hedef olup sorgulanabilirken öğretmenler bırakın eleştiriyi, sorgulamayı asırlarca sahip oldukları kutsallığı sürdürmeye devam ederler.

 

Kahramanlık öykülerini anlata anlata bitiremediğimiz ordu ve askerler bile sorgulanmanın hedefi haline gelmiştir uzun bir süredir. Diğer meslek guruplarında da durum pek farklı değildir ve hatta çoğu meslek gurubu sadece sorgulamanın odağıdır, onlar tarihte hiçbir zaman kutsanmamışlardır. Son büyük Marmara depremi hala hafızalardadır. Olayı Allah’ın takdiri olarak geçiştirmeye kalkanlara karşı çıktık ve mimarları, mühendisleri, müteahhitleri, belediyeleri sorguladık, suçladık ve yargıladık. Çünkü artık varlığını kimsenin inkar edemeyeceği nedensellik yasalarına göre her olumsuzluğun bir sebebinin olması gerektiğini biliyoruz ve haklı olarak da yaşanan o facianın sorumlularını aramak ihtiyacını hissettik. Bunu yaparken ki amacımız da hiç şüphesiz ki, yaşanan olumsuzluklardan ders çıkarmak ve geleceği daha iyi ve güvenilir bir şekilde belirlemekti. Günümüz toplumlarında sorgulanmayan bir meslek gurubu yoktur artık.

 

Peki, öğretmenlerimizin nedensellik yasalarının hüküm sürdüğü sosyal dünyamızdaki fonksiyonlarını hiç sorgulamak veya en azından araştırmak zahmetine girdik mi? Bin yılın üzerinde bir tarihe sahip nadir milletlerden biriyiz. Dünyada hiçbir halkın kurmadığı kadar çok devlet kurmuş olmakla övünen bir milletiz. Ama ne yazık ki dünyanın en iyi 500 üniversitesi içinde sayabileceğimiz bir tek üniversitemiz bile bulunmamaktadır. Her yıl ÖSSY sonuçları belli olduğunda eğitim sistemimizin yıldan yıla kötüleştiğini haykırıyoruz. Liselerimiz, ortaokullarımızda uyuşturucu, alkol kullanımı günden güne artıyor. Şiddet olayları nerede ise ilkokullara kadar sirayet edecek. Eskiden erkekler kızlar için vuruşurlardı, şimdilerde ise birbirlerinin saçını başını yolan kızları ayırmaktan kendileri için vakit bulamıyorlar.

 

Eğitim sistemimizin çöktüğünü bilmeyen kalmadı, ama öğretmenlerimiz hala kutsal ve her öğretmenler gününde onları yüceltmek için tüm ülke seferber oluyoruz. Eğitim sistemimizin olumsuzluklarını yalnızca okullarda değil toplumun tüm kesimlerinde görüyor ve genel olarak bir ahlaki çöküntünün varlığından söz eder olduk. Ama öğretmenlerimiz hala kutsal, hala yüce ve hala başımızın tacı. Peki, madem biz her şeyi öğretmenlerimizden öğreniyoruz onları da artık bir sorgulamanın zamanı gelmedi mi? İyi şeyleri öğretmenlerimizden öğreniyoruz da, kötülükleri kendimiz mi icat ediyoruz? Aslında çoktan geldi ama ne var ki o sevgili öğretmenlerimiz “Türküm doğruyum”, “Bir Türk dünyaya bedeldir”, “Büyüklerimi sayar, küçüklerimi severim”, “Ne mutlu Türküm diyene” şartlamalarıyla geçen eğitim hayatımız boyunca bize hep büyüklere itaat etmeyi salık verdiler fakat onları sorgulamayı öğretmeyi hiç akıl edemediler.

 

Oysa onlar değiller miydi bize doğruları öğretecek, yanlışları gösterecek?

Doğruyu yanlıştan ayırt etmeyi öğretecek? Bana göre her millet öğretmenleri kadar yücedir veya değildir. Her milletin eğitim seviyesi o milleti eğitenlerin eğitim seviyesi ile doğru orantılıdır. Eğitimsiz millet yoktur. Her millet bir şekilde eğitilir. Kimisi iyi eğitilir, kimisi de kötü. Bu tamamen öğretmenlerin iyiliği veya kötülüğü ile alakalı bir durumdur. Yani eğitimsiz millet yoktur, kötü eğitilmiş milletler vardır ve bizim iyi eğitilmiş bir millet olduğumuzun en ufak bir belirtisi görünmüyor sosyal hayatımızda.

 

Avrupa'nın en az kitap okuyan halkıyız. Ne tesadüf ki, öğretmenlerimiz de Avrupa'nın en az kitap okuyan eğitimcileri. Halk mı eğitimcileri eğitecek, yoksa eğitimciler mi halkı eğitecekti? Atalarımız boşuna öğretmenin dediğini yap, ama yaptığını yapma dememişler, ama galiba dediklerini de yapmadan önce uzun uzun düşünmek gerekiyormuş. Öğretmenlik mesleğinin kutsallığını, öğretmenlerin ne kadar yüce, değerli, bilge, elleri öpülesice, baş tacı edilesice olduklarını sorgulamanın zamanı gelmedi mi hala?

 

 

Burak AYDOĞAN




ESKİ YORUMLAR:



Biliyorum Geldiğini


Geldiğini, eklediklerimi okuduğunu biliyorum; bir gül verdim kendime senin adına...

En güzel günler sizin olsun...

Düzenleyen sevgicicegii gün: 11/2/2007 saat: 22:52

Yazan: zeynepustunel Tarih: , 11/2/2007


"Takdir ettim" demekten daha çok şey yapmak istiyorum..


Yıllardır bize öğretilen kalıpları ters düz eden bir yazı.. Dokunulmazlıkları silkeleyen, eski öğrendiklerimizi, sorgulamadan öğrendiklerimizi bırakıp gelişim için değişimin şart olduğunu anlatan türden.. Kafalar değişmedikçe, beyinler gelişmedikçe maalesef her yeni gün aynı yerde sayıklamaya devam edeceğiz. O kadar çok şey söylemek istiyorum ki aslında; ama hep bir yanı eksik kalıyor sanki.. İnternet kullanımında sonuncu sıralarda olup, pornolarda ilk sıraları çeken; potansiyel olarak güçlü beyinlere sahip olup, başka ülkeler faydalansın diye ellerimizle dışarı itekleyen toplumuz.. Başkalarını eleştirirken, kahvelerde sokak önlerinde ülkeyi kurtarmaya güç bulurken kendimizi kurtaramayan milletiz.. Herkes için değil tabi, kurunun yanında yaş da gitmesin ama, öğretimden nasiplendiğimiz kadar kaçımız eğitimden nasiplendik ki?
Ya da eğitim ne demekti? Öğretmenimin öğrettikleri mi? Öğretmenim beni denetlerken, onun ne bildiğini kim denetliyordu?

Burak arkadaşım; seni bu sorgulayıcı tavrından dolayı tebrik ediyor; senin gibi gençlerin her daim artmasını diliyorum..Ve diyorum ki; artık silkelenme zamanı geldi. Herkes elini taşın altına koymaya mecbur...

Sevgiçiçeği Hocam; size de ayrıca teşekkürler; böylesine önemli bir konuyu paylaştıgınız için...


Düzenleyen sevgicicegii gün: 11/2/2007 saat: 22:55

Yazan: nuran41 Tarih: , 11/2/2007


Özgür akıl


Sevgili oğlum Burak;

Yazın için seni gönülden kutluyorum. Algılayan, soran , soruşturan, araştıran özgür akıl bu işte. Taklitçi, ikinci elci, yıllardır başkalarının kendi adına doğruları düşünüverdiğini sanan büyüklerine mi yazdın? Sonları cı, cu, cılık, culuk ekleri ile biten dernek ve lokallerinde ülkelerini her gün kurtaranlara mı yazdın? Her ne için yazdınsa, alnından öpüyorum.

Düzenleyen sevgicicegii gün: 11/2/2007 saat: 22:56

Yazan: savasansahin Tarih: , 11/2/2007


Merhaba...


Merhaba gönül dostum!...

MelekZeyno dostumuzun kendini tanıtan güzel yazısının yorumlarında buluvermişsin beni..
Sadece bu açıklaman dahi fazlasıyla ilgimi çekti...
Şiirleri, yazıları okumakla kalmayışınız, yorumcuları da tek tek okuyor, cümle kuruşlarından, anlatım biçimlerinden karakterleri hakkında fikir sahibi olmaya çalışmanız etkileyici idi doğrusu...
Sayfama uğrayıp, bir yudum su içesiye dinlenmişsin...
Kıymetli adını da iliştirmişsin hüzün sayfamın kuytu bir köşesine...

Kusuruma bakma...
Bu gün gelebildim sayfana...
Mesleğini öğrendim, yazılarını, şiirlerini okudum...
Gördüm ki,
insanlarımız değerlerimize fazla ilgi göstermiyorlar...
Bu tür hoş sayfaların ziyaretçisi az oluyor...
Eğlence, gösteriş, şamata peşinde insanımız maalesef...
Bu güzel makaleleri kaç kişi okuyor, meraklardayım?...
Ya da neden bir cümlelik takdir nişanesi bırakmıyorlar?...
Neyse...
Hadi canını sıkmayayım uzunca yazıp...
Seni hep okuyacağım sevgili öğretmenim...
Daima bu güzel sayfanda ve bizimle ol diliyorum...


Düzenleyen sevgicicegii gün: 11/2/2007 saat: 22:58

Yazan: uzakdost Tarih: , 11/2/2007


Tarih: 15:24, 19/7/2009 Kategori: egitim
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

ŞU OTOBÜSLER VE YOLCULUK YAPMASINI BİLMEYEN BİZLER


Kurs sebebiyle günde yaklaşık dört saati otobüslerde geçen biri olarak, tahmin edersiniz ki kendileriyle çok sıkı fıkı olduk. Geçen yazımda hiç hoşuma gitmeyen bir konuda yazmıştım; sigara!

 

Şimdi de geliyoruz ikinci konuya, müzik!

 

Evet müzik. Müzik dinlemeyi sevmeyen bir insan olduğunu sanmıyorum. Herkesin kendine göre bir ya da birkaç tarzı ve dinlemekten hoşlandığı bir müzik türü vardır. Fırsat buldukça onları dinlemeye çalışır. Fakat bazen de  dinlemek zorunda bırakılır ve o zaman müzik, müzik olmaktan çıkar ve  gürültü oluşur.

 

Herkes başkasının gürültüsünün ne kadar insanı rahatsız ettiğini de bilir ve çoğumuz özellikle apartmanlarda yaşayanlar bizzat da yaşamıştır.

 

Şimdi siz ne alaka demeden ben konuyu  bağlayayım. Şoför mü müzik açıyor da rahatsız oluyorum, hayır efendim yolculardan rahatsızım. Cep telefonları ve mp3 çalarlar derken evde, okulda, sokakta, otobüste müzik dinlemek çok yaygınlaştı biliyorsunuz. Tabii ki harika bir şey, herkes dinlesin ama beni rahatsız etmesin! Biniyorsunuz otobüse, arkadan bir ses Sezen Aksu, yanınızda da Eminem gürültüsü dinliyorsunuz. O kişiler müzik dinliyor ama ben dum tıs, dır, zır gürültü dinliyorum. Bu o kadar sık oluyor ki, neredeyse her yolculuğumda. Bazen yolcular uyarıyor, ama takan kim? Kendini kaptırıp yüksek sesle şarkı söyleyenlere değinmeyeceğim bile.

 

Geçen gün çok sıkıntılı bir hava vardı, müthiş de trafik var. Başımda da bir ağrı, her yer uğulduyor sanki. Önümde bir adam oturuyor, kulağında bir kulaklık müthiş rahatsız edici bir ses geliyor, ama ses sanki arkalardan geliyor, dönüp baktım arkamda oturanlardan gelmiyor. Arada kesiliyor tekrar uğulduyor, ama o uğuldadıkça kafamın içinde birileri yol çalışması yapıyor, resmen Çin işkencesi. Sesin geldiği yeri bir anlasam direk söyleyeceğim o kişiye ama yok, böyle bir saatten fazla yolculuk yaptım. Nerde kaldı teknoloji insanın hayatını kolaylaştırır durumu. Bu Türk insanı için geçerli değilmiş...

 

Kulaklığın asıl amacı başkasını rahatsız etmeden sadece kendin dinleyebilecek kadar bir ses ayarında müzik dinlemek değil midir? Türkiye’de değilmiş daha iyi öğrendim. Biz her şekilde başkasını rahatsız edecek bir durum yaratıyoruz. Üreticilere tavsiyem; kulaklık biçiminde hoparlör yapsınlar, yüksek ses çıkışı ve kalitesiyle. Bizim iyiliksever Türk insanı da kulaklıktan çıkan ve takan dışında herkesi rahatsız eden gürültüleri değil de, müziğini dinlettirebilir başkalarına da. Amaç buysa…

( http://icecoral19.blogcu.com'dan alıntı)


Tarih: 13:33, 6/1/2009 Kategori: egitim
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

KÜÇÜK ÇOCUK

 

Bir zamanlar okula giden bir küçük çocuk vardı.

O küçücüktü,

Ve okul da koskocaman.

Ve küçük çocuk,

Avluya açılan bir kapıdan geçip,

Sınıfına hemencecik girebileceğini öğrenince

Mutlu oldu.

Ve, gözünde okul ona

Artık koskocaman gözükmedi.

 

Bir sabah

Artık uzunca bir süredir küçük çocuk okullu iken

Öğretmen dedi ki:

'Bugün bir resim çizeceğiz.'

'Ne güzel!' diye düşündü küçük çocuk.

Resim yapmasını severdi.

Bir sürü resim çizebilirdi:

Aslanlar, kaplanlar,

Tavuklar, inekler,

Trenler, gemiler...

Hemen pastel boya kutusunu çıkarıverdi.

Ve çizmeye koyuldu.

 

Fakat öğretmen seslendi: 'Bekleyin!

Daha hemen başlamayın!

Herkesi süzdü, hazırlar mı diye baktı.

 

'Şimdi' dedi öğretmen,

'Çiçekler çizeceğiz.'

'Ne hoş' dedi küçük çocuk.

Çiçek çizmeyi çok severdi.

Ve güzel mi güzel çiçekler çizmeye başladı.

Pembe ve mavi ve turuncu boyalarıyla.

Fakat 'Bekleyin!' dedi öğretmen.

'Ben göstereceğim size nasıl çizeceğinizi.'

Onunki kırmızıydı, yeşil saplı.

'Haydi,' dedi öğretmen.

'Artık başlayabilirsiniz.'

 

Küçük çocuk, öğretmenin çiçeğine baktı.

Sonra da kendi çiçeğine.

Kendi çiçeğini öğretmeninkinden daha çok sevmişti,

Fakat bunu söyleyemedi,

Defterindeki sayfayı çevirdi

Ve öğretmeninkine benzer bir çiçek çizdi.

Kırmızıydı, yeşil saplı.

 

Başka bir gün,

Küçük çocuk kapıyı dışardan

Kendi başına açmıştı,

Ve o anda öğretmen şöyle dedi:

'Bugün killi çamurla birşeyler yapacağız.'

'Ne güzel!' diye düşündü küçük çocuk.

Killi çamurla oynamayı severdi.

 

Killi çamurdan bir sürü şey yapabiliyordu:

Yılanlar ve kardan adam,

Filler ve fareler,

Arabalar ve kamyonlar...

Ve killi çamura elini uzattı.

Bir avuç almak için çekiştirirken çamuru,

Öğretmen dedi ki:

'Bekleyin! Daha başlama zamanı gelmedi!'

Herkesi süzüp, hazırlar mı diye baktı.

 

'Şimdi' dedi öğretmen,

'Bir kap yapacağız.'

'Ne hoş' dedi küçük çocuk.

Kap yapmayı çok severdi.

Ve her boyda türlü şekillerde kaplar yapmaya başladı.

Fakat 'Bekleyin!' dedi öğretmen.

'Ben göstereceğim size nasıl yapacağınızı.'

Ve herkese gösterdi, derin bir kabın

Nasıl yapılacağını.

'Haydi' dedi öğretmen.

'Artık başlayabilirsiniz.'

 

Küçük çocuk öğretmenin kabına baktı.

Sonra da kendininkine.

Kendi yaptığı kabı öğretmeninkinden daha çok sevdi.

Fakat birşey söylemedi.

Elindeki killi çamuru bir top halinde yuvarladı yine.

Ve öğretmeninki gibi bir kap yaptı.

Derin bir kap.

 

Ve çok geçmeden

    Küçük çocuk beklemeyi öğrendi,

          Ve izlemeyi,

                 Ve tam öğretmeninki gibi 

                şeyler yapmayı.

Ve çok geçmeden

    Kendi başına artık hiçbirşey yapmadı.

 

Bir gün geldi

Küçük çocuk ve ailesi

Başka bir eve taşındılar,

Başka bir şehirde,

Ve küçük çocuk

Başka bir okula gidiyordu tabii ki.

 

Bu okul, öncekinden

Daha da büyüktü.

Ve sınıfına

Avludan bir kapı da yoktu.

Üst kata yüksek basamaklardan çıkmak zorundaydı,

Ve uzun bir koridor boyunca

Gitmeliydi sınıfına.

 

Ve daha ilk günü

Yeni okulunda,

Öğretmen seslendi

'Bugün bir resim çizeceğiz.'

'Ne güzel!' dedi küçük çocuk,

Ve öğretmeni bekledi,

Ne yapılacağını söylemesi için.

Fakat öğretmen, bir şey söylemedi.

Sadece sınıfta sıraların arasında dolaştı.

 

Küçük çocuğa geldiğinde

'Sen resim çizmek istemiyor musun?' dedi.

'Evet.' dedi küçük çocuk,

'Ne çizeceğiz?'

'Sen çizmeden, ben bilemem ki?' dedi öğretmen.

'Nasıl çizmemi istiyorsunuz?'
diye sordu küçük çocuk.

'Niçin? Nasıl istiyorsan öyle.' dedi öğretmen.

 

'Ve her renk olabilir mi?' diye sordu küçük çocuk.

'Her renk.' dedi öğretmen.

'Eğer herkes aynı resmi çizseydi

 Ve aynı renkleri kullansaydı,

 Kimin, neyi çizdiğini nasıl bilebilirdim.

 Ve hangisinin hangisi olduğunu.'

 

'Bilmiyorum.' dedi küçük çocuk.

 

 

Ve ...

kırmızı bir çiçek

çizmeye başladı,

yeşil saplı.

 

 

Yazan   : Helen BUCKLEY

Çeviren :  Dr. M. Fatih TAŞAR

 

 


Tarih: 12:12, 2/12/2008 Kategori: egitim
Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı

MEVLANA'DAN


Her şeyin bir hakikati, bir de gölgesi vardır.

Kuş başka, kuşun gölgesi başkadır.

Gölge yerdedir, gerçeği gökte.

Ahmak yerdeki kuşun gölgesini kavramış, kuşu tuttuğunu sanmakta.

Ağacın tepesindeki kuş ise onun bu komik haline şaşmada.

A şaşkın dünya avcısı!

Ömrünü gölge peşinde seğirterek harcayan o avcı senden başkası değil.

Meyveli dal dışarıda,
Sense mağara duvarına akseden gölgesinden meyve devşirmeye çalışmadasın.

O gölge bu dünyadır, ahiret ise dalın gerçeği.

Gölgenin amacı gerçeği hatırlatmaktır.

O halde sen de gölgeyi bırak, aslına bak.



Mevlana




Tarih: 11:13, 23/8/2008 Kategori: egitim
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Kızılderili Kitabesi'ndeki Mesajı Anlamak

 

 

Yalan Tohum'dur.
Bire kırk verir.
Verdiği kırkın her biri bir tohumdur ki
O da bire kırk verir.


Bilgi de tohumdur.
Bire yüz verir.
Verdiği yüzün her biri
Bir tohumdur ki; sana bilgelik, torunlarına da ilham verir.

Zeka Su'dur.
Tohumları yeşertir;
Yalanı da, bilgiyi de.

Yetenek Toprak'tır.
Ne ekersen onu biçersin.
Ekmezsen üzerinde ayrık otları biter.

Emek Güneş'tir.
Tohuma da, suya da, toprağa da hayat verir..

Kader,
Çadırındaki kilim gibidir.
İpliğini Ulu Manitu verir; sen dokursun.
Deseni sendendir,
renkleri Tanrı'dan.

 

Bu yazıt, bir Kızılderili Kitabesi’nden alınmıştır. 


Tarih: 02:58, 31/10/2007 Kategori: egitim
Yorum (6) | Yorum yaz | Bağlantı

MERHABA BABA

 

 

Sana hiç mektup yazmadım. O yüzden bu yazı, açık bir mektup. Sana daha önce dediğim gibi bugün, senin babalar günün değil. Benim doğduğum gün baba oldun sen. Ama bugün yazımı okumanı istedim.


İsmimi nakış işler gibi koyana, annemi bulana yazdım. Senden tam 20 yıl sonra avukat olan kızından bir mektup al, istedim.


Bu yazı galiba bunca yıldır hiç söyleyemediklerim, çekince koyarak söylediklerim ve dirhem dirhem söylediklerim için...


"Babasının kızı" dediler...
"Baba mesleği ha?!" dediler...
"Babanın yanına dönersin" dediler...
"Nasılsa baban avukat" dediler...


Ama seninle hiç konuşmadık hangi fakülteyi, şehri ve hayatı seçmem konusunda... Ben hep haber verdim sana hayati kararlarımı...


Ne bilsinler, "onların" benim gibi bir babaları olmamış...


Çünkü...


Sen, başka babalar gibi kızı tarafından sevildiğini layıkıyla hisseden bir baba ol(a)madın. Çünkü zaten sen herhangi bir baba değilsin. (Her baba değerlidir, tektir, karşılaştırılmayı hak etmez ve şiddetle reddeder ama bugün 20'li yaşlarında olup da Türkiye'de büyümüş gittikçe çoğalan ama şimdilik azınlık olan kızların anladığı, bildiği, hissettiği ve bazen paylaştığı bazı gerçekler var artık: Bu kızlar babalarıyla maça gider, oturup içer, sohbet eder, babalarından korkmazlar, babalarıyla her şeyi konuşurlar, annelerini araya tampon olarak kullanmak zorunda değillerdir!)


Doğacağımı öğrendiğinde, bir zenci bebek alıp, televizyonun üstüne koyup demişsin ya: Benim çocuğum hiç ayrımcılık yapmayacak! Bir de Barbie çılgınlığımın estiği günlerde bana zenci bir Barbie bebek almıştın ki en çok onu sevdim ben!


Misafir dönüşlerinde, senin kucağında eve dönerken uyumuyordum hiçbir zaman... O güven duygusunun eşinin olmadığını bildiğimden...


Üşütüp hasta olmayayım diye meyve sularını şişeden bardağa koyup, ılımasını beklerken beni nasıl oyaladığını da biliyordum... İnatçılığım yüzünden çenemi patlattığımda "Anne" diye haykırırken nasıl da çaresiz koşuşturduğunu da...


Ana okulunda, en azından bir kıyafeti defilede benim giymem için uğraşman da eşitlik duyguna düşen lekeyi temizlemekti...


Senin takımından vazgeçip, o sene şampiyon olan takıma transfer olurken senden izin istediğimde, "Peki geç" dediğini de biliyorum. Beni futbol otoritesi olarak gördüğünü söylediğinde dürüst olduğunu da...


Yaz gecelerinde uzun yürüyüşlerimizde sorduğum soruları bıkmadan, sabırla ve özenli cevapladığını... Bilmediklerini de araştırıp cevapladığını biliyorum. Bu yüzden ansiklopediler, sözlükler ve kitaplarla aram iyi!


"Bianchi, çok güzel baba inan ki" şiarını her duyduğunda, "Alırız kızım" dediğini ve senden istediklerim için beni neden beklettiğini, sahip olduklarımın kıymetini bilme fırsatı yarattığını da biliyorum.
Hayatta en değerli olanın, gösterilen çaba olduğunu senden öğrendim. İşin gücün çok yoğunken bana istediğin kadar zaman ayıramayıp telefonu stresle ve istemeyerek çabucak kapattığında biliyorum ki bulduğun ilk fırsatta beni arayıp telafi edersin içinde ne kaldıysa...


Çocuk yetiştirmek, 7 gün 24 saat hayat danışmanlığıymış. Bunu da senden öğrendim!


Her hak ettiğimde takdir ettiğini ve takdirlerinin sınırı olmadığını da biliyorum.


Aslında hayata karşı hırçınken ve isyankârken, "kalbine hançer gibi soktuğum laflar" ettiğimde hoşgörünün ne olduğunu Mevlana'dan değil de senden öğrendim.


Ama bunları fark etmek ve değerini bilmek için 24 yıl-yazıyla yirmi dört- geçmesi gerekti.


Beni özgür bırakan ve insanın zaten özgür olduğunu, özgür kalması gerektiğini bilen, tavsiye vermeyen, dinleyen, kendisini dinleten, yönlendirmeyen, baskı yapmayan, kızına güvenen, güvendiğini söylemekten çekinmeyen, "sana güveniyorum ama topluma güvenmiyorum" demeyen, en panik hallerde soğukkanlı duran ve bundan feyzalmamı sağlayan, sevgiyle büyüten, saygıyla kişilik kazandıran, her ne olursa olsun arkamda duran ama arkama bakmaya gerek bırakmayan, babasından ileri çoğundan geri durmaya çalışan, ince, düşünceli, saygılı bir baba olduğun için...


En zor kararlarımda, en basit çıkmazlarımda beni dinleyen ama hep "sen bilirsin kızım" diyen bir baba olduğun için...


Çoğu baba gibi özgür bırakıyormuş gibi yapmadığın için...


Çok parayla değil elindekileri paylaşmakla cömert olunduğunu, haklılık ile değil nezaketle insan olunduğunu her an yaşattığın için...


Her insanla konuşmaya çalıştığın ve konuştuklarının yüzünde bir gülümseme bırakmaya çalıştığın için...


Telefonu açar açmaz, "Nerdesin?" sorusunu sormadığın için...


Gazeteden yazılar kesip okumam için saklayan, gecenin bir yarısı arayıp şu kanalda şu var, "Bak sen seversin" diyen bir baba olduğun için...


İlk ezberlediğim Nazım şiiri "Kan ter içinde" olduğu ve hayatımın katlarını çıkarken sık sık bu şiiri kendime okuduğum için...


Hiç sigara içmediğin için...
Çınardibi için...


Okumayı sökmeden önce "Kanımda kıvılcım, canımda ateş" şarkısını söyleyebildiğim için...


Çocukluğumun bahar pazarlarını kendi yaptığın mavi uçurtmayla anlamlı kıldığın için...


En güzel laleyi bulup, anneme hep benim elimle verdirdiğin için...
Beyhan Abla, annem ve senin sayende doğum günlerim, "İşte öyle bir şey" olabildiği için...


Ege sınırları içinde okumayı aklından geçirmeyen ve İstanbul diye tutturan kızını destekleyen ve yıllarca tek başına İstanbul'da yalnız yaşamasına karşı çıkmayan bir baba olduğun için...


İlk biramı 3-yazıyla üç- yaşında içirdiğin ve maç biletine hep ek ödenek çıkarttığın için...


'BJK-Çaykur Rizespor maçında' staddaki cinayete rağmen "Maçta ne işin var?" demeyen tek kişi olduğun için...


Hayattaki önceliklerimi belirlemek için bütün inisiyatifin bende olduğunu "hiçbir şey yapmayarak" fark ettirdiğin için, kendi hatalarımı yapmamı sağladığın için, kendi hayallerini, benimkiler yapmadığın için, olmamı istediğin görevleri, statüleri, tercihleri benimle hiç paylaşmadığın için...


Senden izin almadığım ve sana haber verdiğim için ve bu nedenle küçüklüğümden beri yaptıklarımın ve yapmadıklarımın sorumluluğunu alabilmemi sağladığın için...


Hata ettiğimi düşündüğünde dürüstçe söylediğin ve susmayı tercih etmediğin için...


Bana yapay ve samimiyetsiz bir dünya vermediğin için...


Kendime saygımı hiç yitirmememdeki esaslı katkın için...


Özgüvenimi hep doğru zamanda ve yerde, kararında desteklediğin için...


Artık çok iyi çay demleyebildiğin için...


Yazılarımı mümkün olduğunca çok okuttuğun için, baş eleştirmenim olduğun için...


Bu mektubu yazabildiğim için...


Sevildiğimi hep hissettirdiğin için…


Kardeşimi düşünürken hep şükrettiğim için...


Annemi bulduğun için ne desem az, eksik ve çaresiz kalır.


Beni dünyaya getirdiğiniz için, annem-babam olduğunuz için, beni doğayla tanıştırdığınız ve doğadan vazgeçmememi sağladığınız için, misafir ağırlamanın ve muhabbetin nasıl da keyifli, vazgeçilmeyen ve insanı çoğaltan olduğunu hep yaşattığınız için, güler yüzün ve tatlı dilin; yılanı delikten çıkarmaktan fazlası olduğunu hissettirdiğiniz için, özgürlüğümü gölgelemediğiniz için, hayatımı "Hisseli Harikalar Kumpanyası'na" çevirdiğiniz için müteşekkirim. Borçluyum size. Ama hiç ödeyemeyeceğimi bildiğim borç için her gün çaba gösteriyorum!

Bunları fark etmem ve sana anlatabilmem 24 yılımı aldı baba ama kim bilir fark etmediğim daha neler var... Umarım fark ettiklerimi hissettirmem o kadar uzun sürmez. Çünkü biliyorum ki hayat çok kısa, acımasız ve oldukça zor. Hele ki can dostum, babasını kaybettiğinde hiçbir şey yapamadığımda...


Maalesef bu yazıyı okuman için; baba ocağından uçmam, başka diyarlarda gezmem ve gördüklerimi anlayabilmem ve kendime anlatabilmem gerekti. Gördüklerime inanamadım bazen. Bazen çok kızdım başka babalara ve annelere. Çocuklarının hayatlarını çaldıkları, hatta dünyaya geldiklerine çocuklarını pişman ettikleri ve çocuklarına sevildiklerini hissettirmedikleri için...

Kıymetini geç teslim ettim. İlla ki kötü örnekleri mi görmeliydim?

"Bekle kar altında kalan buğday tanesi

Yine onun sularıyla yeşereceksin
Gözyaşların çare değil ağlama büyü
Başını dik tutabilirsen boy vereceksin

Her yanımda allı morlu
Güller açar türlü türlü
Bu fırtına dünden belli
Baş edeceksin

Korku kar eylemez bir kez yola düşene
Sen bir aşkın içindesin yaşayacaksın
Dört yanını börtü böcek sarsa ne çıkar
Toprağa sıkı sarıl başedeceksin"
i senin de sayende hayatıma fon müziği yapabildim.

Bana anlattığın masallardaki gerçekler* için, sana güvendiğim için, seninle gurur duyduğum için, senden ileride olmam konusunda beni ikna edip, teşvik edenlerin ilk sırasında olduğun için sağ ol ve var ol. Lütfen hep buralarda ol!

Bundan sonra kim olurum, neye dönüşürüm ve kendimin, ailemin, şansımın hakkını verebilir miyim, bilmiyorum. Herkes şanslı doğmuyor ve şansımı paylaşarak çoğaltabilirim. Ama bildiğim bir şey var; fark ettiklerimi artık sen de biliyorsun. Biliyorum hiç demedim sana. O yüzden yazıyorum. Söz uçar zira. Seni seviyorum.

 

Simge AYBEY

 

*  *  *

 

sevgicicegii'nin NOTU : Bu mektup "arzumeyp" blogcusu dostumuzun sayfasından alınmış olup, bize ulaştırdığı için kendisine çok çok teşekkür ederiz. Ama asıl teşekkürü mektubun yazanı konumunda olan Simge AYBEY'e gönderiyorum; ne güzel dile getirmişsin sevgili Simge duygularını; çok çok sağol, yüreğinde güzellikler hiç eksik olmasın...

 


Tarih: 01:11, 24/8/2007 Kategori: egitim
Yorum (4) | Yorum yaz | Bağlantı

VELİDEN ÖĞRENCİYE MEKTUP VE ÖĞRENCİNİN YANITI

 

ÇOCUĞUMA AÇIK MEKTUP…

Henüz çocukken, etinin ve kemiğinin öğretmeninle biz ailen arasında paylaşılmasıyla başlamıştı her şey. Bu süreç içerisinde bize düşen ise, bu et ve kemik paylaşımında sadece kemik yığını olarak kalan seni, bütün düşüncelerinden, insani tepkilerinden arınmış olan, o gençlik heyecanını, coşkusunu bile yaşayamaz duruma gelen seni, terbiye ettiğimizi düşünmekti. Okumalı ve vatanına saygılı, çalışkan, dürüst bir insan olmalıydın. Her sabah boşuna and içtirmemişlerdi ya sana. ”Türk’tün, doğruydun ve de çalışkandın.” Senin dürüst ve çalışkan olabileceğinin tek yolunun bu olduğunu düşündük. Sonra büyüyüp adam olmalıydın. “Doktor olabilirdin mesela, eh, avukatlık da fena değildi bizim için.” Senin ressam olmak istemen, iyi resim yapman bizim için hiç önemli değildi, hatta ne söylediğin de. Çünkü aklın ermezdi senin böyle işlere. Daha çocuktun sen, ne bilirdin ki iyiyi, doğruyu. Biz ailen, öğretmenin ve sistem seni susturup, senin için gerekli ne varsa sadece bizim yapacağımızı düşünüyorduk. Sınav sistemini değiştirirken sana sormamışlar, ne önemi var? Eğitimi paralı hale getirmişler, paran yoksa okula almıyorlarmış, onlar senin iyiliğin için yapıyorlar anlayamadın mı?

 

Bir de duydum ki memleket meselelerine merak sarmışsın, parasız eğitim istiyormuşsun, eğitim sistemi bilimsel olsun diyormuşsun, eğitimde biz öğrencilerin de söz hakkı olsun diyormuşsun, ABD Irak’a saldırmış çocuklar, masum insanlar ölüyor, “insanca bir yaşam, yaşanılası bir dünya” diyormuşsun. Sanki biz büyükler bilmiyoruz bütün bunları! Hem iyi bir şey olsaydı biz istemez miydik, biz bilmiyor muyuz senin iyiliğine olan şeyleri! Asilik yapıp kafa tutuyormuşsun öğretmenlerine. Ah be yavrum, çocukken de böyleydin sen, her oyuncağını arkadaşınla paylaşırdın, oyuncağı olmayanlara oyuncaklarından verirdin hep. Her şeyi sorar, öğrenmek isterdin, hep böyle meraklıydın işte. Ama nerden bilirdim ki büyüyünce böyle her şeye burnunu sokmak isteyeceğini, çocukluktur geçer derdim.

 

Sonra anladım ki yaşamımızdan her geçen gün bir şeyler eksiliyor. Önce seni çaldılar benden, seni bana yabancılaştırdılar. Hem de adına terbiye diyerek. Sonra egemen ideolojiyle kaplanmış becerileri tekrarlaya tekrarlaya kafana soktular. Sen çalıştın, sen ürettin, ama sen tüketemedin. Emeğine yabancılaştın, ülkene yabancılaştın, kendine yabancılaştın. Birileri hep senin adına karar verdi. Ne yiyeceğini, ne giyeceğini onlar söylediler sana. Tek tip giyinmeli, tek tip yaşamalıydın. Elbet düşünmeli sorgulamalıydın, ama sana izin verildiği kadarını ve onların istediğini düşünebilirdin.

 

Ama itiraf etmeliyim ki yavrum, senden çok şey öğrendim. İnsan olmayı, paylaşmayı, dostluğu, senle arkadaş olabilmeyi… İnsan gibi yaşayabilmek için mücadele etmeyi, yaşamıma, geleceğime sahip çıkabilmeyi öğrendim. Sorgulamayı, düşünmeyi, üretmeyi öğrendim. Şimdi “senin gibi çocuk” olmayı çok isterdim. Bu öğrendiklerimle yeniden yaşamayı, sorgulamayı ve değiştirmeyi…

 

Bir Veli

                                       

                                                  *  *  *

 

 

ANNEME VE BABAMA…

Çizgili defter arasında çiçek kurutacağımız çağda, düştük öfkenin döl yatağına.

 

Duvarlarında kocaman harflerle intikam yeminleri yazılı kentlerde uçurduk ilk uçurtmalarımızı… Marşlarla tanıştık şiirlerden önce ve kara önlükler giydik rengarenk çiçekler açarken gözlerimizde.

 

Karanlıkta bir ışık aradık umut beklerken, birbirimizin kalbinde sevgiyi yeşertmeye çalıştık kavga ederken, çabaladık. Gözlerimizin içine bakmadan konuştuk, dolandırdık. Ölümün kokusunu hissettik ağlarken köşelerde.

 

“Erkekler ağlamazdı,” ama “kız gibi de gülmezdi.” Somurtup oturduk tahta sıralarda. Biliyor musunuz dostluğu, iyiliği, bölüşmeyi hiç bilemeden büyüdük biz. Savaşa yollar gibi dualar ve gözyaşlarıyla yolladı mektebe analarımız. Zifiri karanlıktı ergenliğimizin okul koridorları. Tarih derslerinde amentü duası ve cenk masalları öğrendik, bedende ise iyi güreşmeyi.

 

Ahlak zabıtası pusuda dört bir yanda. Ve kara bir bulut gibiydi ergenliğimizin üzerinde disiplin yönetmelikleri.

 

Utangaç kızlar mahçup ağlardık, bir günah gibi gizlerdik buselerimizi. Coşkularımızı, ruhumuzun en derinliklerine gömdük. Bencilleştikçe alkışlanıp, paylaştıkça ayıplandık.

 

Umduk ki bir gün barış gelecek, iyilik gelecek ülkeye, beklenmedik bir dost mektubu gibi. Umduk ki yer altı sığınağında, küllerin arasından kafalarımızı uzatıp kardeşliği soluyacağız ve endişesiz yürüyeceğiz kuytusunda kentlerin. Sardunyalar ekeceğiz siperlerin kum torbalarına. Anladık bugün umut etmenin yetmeyeceğini. Biz günümüzü umuda ayarlamışken, güzellikler için dövüşebilmeyi vurmaktadır artık saat…

 

Bir Öğrenci

 

Kaynak : ÖV-DER (Tüm Öğrenci Velileri Dayanışma Derneği Genel

              Merkez Bülteni, Sayı:4, Kasım 2005, Ankara)

 


Tarih: 12:15, 10/5/2007 Kategori: egitim
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

EĞİTİME HAYIR; İLLE DE YETİŞİM !

 

 

Trafik kazalarında ölenler, yaralananlar, parasal kayıplar düşündürür insanı. Onca uyarılar var. Okumaz mı insanlar trafik öcüsü olmayın uyarılarını. Neden yola tükürürler adım başı. Piknik yerlerinde bırakıp da giderler çöpleri. Ormanlar yokolur günden güne. Sayısız örneklerle çoğaltabiliriz yaşanan olumsuzlukları. Tüm bu olumsuzluklar karşısında düşüne düşüne çıkardığımız ortak sonuç; "Eğitimsizlikten tüm bunlar, eğitimsizlikten!"

 

"Eğitimsizlikten tüm bunlar, eğitimsizlikten!" diyenler, eğitim nedir düşünürler mi acaba? Eğitimsiz dedikleri insanların yoksun olduğunu varsaydıkları eğitim nedir? Başkalarına eğitimsiz diyenler, kendi eğitimlerinin ne olduğunu merak ederler mi acaba? Eğitimciler, mesleği eğitmek olanlar, eğitimi nasıl tanımlıyorlar?

 

Eğitim, alışkanlık öğretimidir. Eğitenin ufkuyla sınırlı, eğitenin bilgisiyle sınırlı, eğitenin çıkarlarıyla, gereksinimleriyle sınırlı, alışkanlık öğretimidir. Alışkanlıklar, düşünseldir. Alışkanlıklar, duygusaldır. Alışkanlıklar, edimseldir. İnsan; düşünsel, duygusal, bedensel bir örgütlenmedir. Eğitilen insana istendik alışkanlıkların yerleştirilmesi değil midir eğitim? İstendik olanı belirleyen eğitenin çapı nedir, neye göre belirler istendik olanı? Eğitimciler, kendi eğitilmişliklerini bilir mi acaba? Bu sorular üzerine düşünür mü eğitimciler?

 

Piknik yerlerini pislik içinde bırakanlar, tüketici eğitimi almamışlar mıdır? Trafik öcüsü olmakta diretenler, okuma yazması olmayanlar mıdır? "Eğitimsizlikten, herşey eğitimsizlikten" diyenlere "Eğitimden, herşey eğitimden" demek gerek ki, biraz düşünsünler eğitimin ne olduğu hakkında.

 

Bir de yetişim kavramı var. Türkçe'de, dilimizde yetişim kavramı var ama, sözcüklerde yok. Sözcüklerde bir de, bindokuzyüz otuzlu kırklı yıllarda ülkemizde yaşananlarda ilginç bulgular var. Kızılçullu Köy Enstitüsü ile Çifteler Köy Enstitüsü, iki pilot okulda iki farklı uygulama ve eğitimciler arasında da tartışma var. Bir yanda İsmail Hakkı TONGUÇ'un temsil ettiği yetişim; diğer yanda Halil Fikret KANAT hocanın başını çektiği eğitim. Birinde eğiten-eğitilen ilişkisi, iletim ve etkileme teknikleri; diğerinde, kölelikten bireyliğe özneler arası iletişim ve etkileşim ilişkisi; değer ve yeterlilik üretme teknikleri.

 

Sözcüklerde eğitim; Arapça terbiye'nin, İngilizce education'ın Türkçe karşılığıdır. Terbiye sözcüğü dilimizde de yerleşiktir. Baş eğidirme, baş eğme, hizaya getirme, biçim verme, kıvama getirme, dizginleme anlamlarını içerir. Terbiye, atın dizgini anlamını da taşır. İngilizce sözcüklerde, İngilizler için İngilizce sözcüklerde, education; başı dik tutmak, dik büyütmek, yukarı dikine büyümek anlamlarını taşır. Türkçe eğitim'in anlamı ile İngilizce education'ın anlamı birbirine karşıttır.

 

"Eğitimsizlikten, herşey eğitimsizlikten" diyenler; kıvama getirilememiş, istenilen biçim verilememiş anlamında söyledikleri eğitimsizliğin, kıvamını ve biçimini beğenmediklerini dile getirmektedirler aslında. Aynı zamanda kendi kıvama getirilmişliklerini, biçim verilmişliklerini de sorgulamadan dayatmaktadırlar bir bakıma. Asıl kıvama getirenler, biçim verenler, meşrulaşmaktadır böylece. Toplum mühendisleri, aldıkları ücreti hak etmek için kan ter içinde çalışıp, insana göre elbise değil, elbiseye göre insan üretmekte yarışmaktadırlar eğitim adına.

 

Eğitim de, yetişim de öğrenme yöntemleridir. İkisinin karıştırılmasından öte yetişimin, İsmail Hakkı TONGUÇ geleneğinin silinmesi; "taze bitti hukuk, adalet verelim yerine" anlayışının doğal sonucudur. Hukuk yerine adalet örgütlenirse, hukuk hapsedilir adliyelere, terör gezer her yerde. Yetişim yerine eğitim örgütlenirse, birey yetişmez bu ülkede. Çünkü eğitim nesneleştirir; yetişim özneler gerektirir.

 

Mehmet Emin GÜRKÖK

 

Kaynak  :  ÖV-DER (Tüm Öğrenci Velileri Dayanışma Derneği Genel Merkez Bülteni,  Sayı:4, Kasım 2005, Ankara)


Tarih: 01:21, 10/5/2007 Kategori: egitim
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Bu Benim İşim Değil... - Sorumluluk -

 

 

BU BENİM İŞİM DEĞİL ...

 

 

Hikayemiz HERKES, BİRİSİ, HİÇKİMSE ve HERHANGİ BİRİ diye dört kişiyle ilgilidir.

 

Yapılması gereken önemli bir iş vardı ve HERKES, BİRİSİ’nin o işi yapacağından emindi.

 

HERHANGİ BİRİ o işi yapabilirdi, ama HİÇKİMSE yapmadı.

 

BİRİSİ buna çok kızdı, çünkü bu HERKES’in işiydi.

 

HERKES, HERHANGİ BİRİ’nin o işi yapabileceğini düşündü; fakat HİÇKİMSE, HERKES’in yapmadığını farketmedi.

 

HERHANGİ BİRİ’nin yapabileceği işi HİÇKİMSE yapmayınca,  HERKES BİRİSİ’ni suçladı.

 

Ve hikayemiz böylece sona erdi.

 

 

 

 


Tarih: 00:25, 8/4/2007 Kategori: egitim
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

Baba Beni Okula Gönder...

 

  Lale IŞTIN

                                                                                                 

 

"Baba beni okula gönder..."

 

Kara gözleriyle şaşkın şaşkın baktığı dünyada, birşeylerin aleyhine işlediğini farkeden küçücük bir kız çocuğunun, cılız sesiyle dile getirdiği bir temenni bu. Belki de hayatı boyunca henüz hiçbir şey isteyemediği babasına söylediği, kendisi için istediği ilk iyilik...

Ah be küçük kız; baban seni okula göndersin göndermesine de, hayat okulunda da senin yanında olsun; "çalışmadığın yerlerden sorulduğunda" yardımcı olsun sana...

Sen en iyisi dileklerini çoğalt, babana de ki:

Baba beni de insan yerine koy. Sana erkek çocuk veremediği için annemi suçlama. Ben de sizin çocuğunuzum, ne olur beni de evladın olarak kabul et.

Baba bana aile sevgisi ve sıcaklığını yaşat, mutlu bir çocukluk armağan et.

Baba bana annemle birbirinizi sevdiğinizi, hayatı paylaşırken zorluklara birlikte göğüs gerdiğinizi, mutluluğu paylaştığınızı göster. Aile birliğinin bu sevgiyle kurulduğunu göreyim ki benim de mutlu bir ailem olsun.

Baba bana insan olmanın onurunu, hayatta ne için yaşamam gerektiğini anlat.

Baba bana hayatın güzelliklerini, mutluluğun anahtarını, başarının yolunu göster. Dünyam acılarla örülü olsa bile içinden küçük mutluluklar çıkarmama yardım et.

Baba bana hayatta karşılaşacağım zorluklarla nasıl başa çıkacağımı öğret. Her zaman yanımda olup beni destekleyeceğine emin olayım.

Baba kadın olduğum için hayata 1- 0 yenik başlayacağım bu dünyada beni kimsenin ezmesine izin verme. Güçlü olmam için ihtiyacım olan özgüveni kazanmama yardımcı ol.

Baba kurduğum hayalleri küçümseme, hayallerimin büyük ideallere dönüşeceğini ve ancak idealleri olan insanların başarılı olabileceğini öğret.

Baba bana anlamasam da kitap oku. Sen hep kitap oku ki ben de okumanın yemek içmek gibi vazgeçilmez bir eylem olduğunu öğreneyim.

Baba bana benim de toplumda saygın bir yerimin olabileceğini, üreterek ve çalışarak bu saygınlığa ulaştığımda benimle gurur duyacağını anlat.

Baba bana hayattaki tek amacımın "erken yaşta evlenip henüz ergenliğimi tamamlamadan çocuk sahibi olmak, kocamın karşısında hiç fikrimi ifade edemeden bir köle gibi yaşamak" olmaması gerektiğini anlat.

Baba benim de erkek çocuklar gibi bir insan olduğumu, okuma ve öğrenme hakkım olduğunu, benim de iyi bir meslek sahibi olabileceğimi ve ülkeme pozitif katkılarımın olacağını söyle.

Hadi baba, şimdi beni okula gönder.

 

Kaynak : www.gencdenizli.com 

 

 


Tarih: 21:46, 4/2/2007 Kategori: egitim
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->