Bir DüŞ _ Bir GüLüŞ _ Bir DüŞüNüŞ ...

Tanım

Müzik, özellikle de türkü tutkunu... Okumak, düş kurmak, gülümsemek ve düşünmek gibi alışkanlıkları ve "sevgi" saplantısı var ... İnsanları, hayvanları; özellikle çiçekleri, çocukları ve SU'yu çok sever... Doğaya tutkun, yeşile düşkün, dağlara aşık bir mavilik vurgunu... Mu Uygarlığı'ndan beri gerçek bir yurtsever ... Barışçı, savaşa, zulme ve sömürüye alabildiğine karşı. Sevgi'nin sonsuz gücüne, aşk'ın ölümsüzlüğüne bütün içt


Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv
* Arkadaşlarım
* aydın
* denizli
* kütahya
* mardin
* metem
* gncdenizli
* HaBeR20
* Denizlili
* AltınBilgiDershanesi
* DOÇEV
* GeLişimDershanesi
* Sinop
* Balca
* Sanatsal
* BirizBiz
* Yeşiller
* Gençbilim
* Nazilli'm
* KaracasuMeM
* Karahayıt
* YıldızÇini
* ErtanDoğan
* Buldan
* CanDündar
* ÜçNokta
* İzEdebiyat
* EkoPak

Kategoriler


ZÜMRÜDÜ ANKA MASALI

 

 

Bir varmış, bir yokmuş. Az gidilen uz gidilen dere tepe düz gidilen vadinin orta yerinde Oyma Pınar adı verilen bir köy varmış. Bu köyün halkı masallarda bile eşine zor rastlanır bir mutluluk içinde huzurlu mu huzurlu bir hayat sürerlermiş.

Bu köyde Satı teyze isminde bir teyze ve Koçak isminde bir de oğlu yaşarmış. Koçak bir gün akşam annesinden kendisine bir masal anlatmasını istemiş. Annesi de başlamış anlatmaya. Zümrüdüanka kuşundan, Sultan Elmas'ından ve başka dünyalardan haber vermiş. Tabiî bizim Koçak başlamış hayâl kurmaya. Zümrüdüanka kuşunu düşünmüş, Sultan Elmas'ını düşünmüş. Bir gün ormana oduna gitmek için yola koyulmuş. Koyulmuş da, işte ne olmuşsa o zaman olmuş; Koçak bir de ne görsün... Bir kanadı garpta bir kanadı şarkta, rengi yemyeşil, parlaklığı göz kamaştıran güzel mi güzel bir kuş görmüş.

 

Önce korkmuş, sonra kuşun:

 

"Korkma yaklaş!" demesiyle korkusu gitmiş ve yaklaşmış.

 

Kuş:

- Ben Zümrüdüanka kuşuyum. Eğer Sultan Elmas'ına kavuşmak istiyorsan söylediklerimi yapmak zorundasın.

 

Koçak hemen atılmış:

- Sultan Elmas'ı için elimden gelen her şeyi yaparım.

- O hâlde iki şişe şerbet ve bir de terimi silmek için yumuşak bir havlu al ve gel.

Koçak Zümrüdüanka kuşunun söylediklerini yerine getirmiş ve Zümrüdüanka kuşunun sırtına binerek gözlerini kapatmış.

Zümrüdüanka kuşu:

- Ben, "Gözünü aç." diyene kadar sakın gözünü açma. Yoksa ikimiz de yanarız, demiş ve birinci şişe şerbeti içmiş.

 

Her kanat çırpışında bin yıllık yol almış ve üçüncü kanat çırpışından sonra bir yere konmuş. Neden sonra Koçak'a "Gözlerini aç." demiş. Koçak gözlerini açmış ki bir de ne görsün, dünyada görmediği ışıltılar, parıltılar... Hangi yana bakacağını şaşırmış. Zümrüdüanka kuşu Koçağı çağırmış ve "Bak Koçak, şu karşıda görünen kapıdan içeri gireceksin ve doğruca yürüyeceksin. Önünde bir masanın üzeninde üç tane birbirinden parlak ve göz alıcı elmas göreceksin. Senin aradığın ve bildiğin Sultan Elmas'ı, elmasların ortasındakidir. Sakın unutma, sadece Sultan Elmas'ını alacaksın. Diğer iki elmasa dokunmayacaksın." diye tembih etmiş.

 

İçeriye giren Koçak nefsine hakim olamamış. Sözünü unutarak diğer iki elması da almış ve gömleğinin içine saklamış. Geri dönüp Zümrüdüanka kuşunun yanına gelmiş.

 

Zümrüdüanka kuşu son bir kere daha sormuş Koçak'a:

-Yalnız Sultan Elmas'ını aldın değil mi?

- Evet, yalnız Sultan Elmas'ını aldım.

Zümrüdüanka kuşu ikinci şişeyi de içmiş ve kanat çırpmış. Birinci ve ikinci kanat çırpışlarında biner yıllık yol almış, ama bir türlü üçüncü kanat çırpışını gerçekleştirememiş.

 

Koçak'a tekrar sormuş:

- Yalnızca Sultan Elmas'ını aldın değil mi?

Koçak yine:

- Evet yalnız Sultan Elmas'ını aldım, yoksa bana güvenmiyor musun, demiş.

 

Bu durumdan hiçbir şey anlamayan Zümrüdüanka kuşu gücünün son damlasına kadar gayret edip üçüncü çırpınışı da gerçekleştirmiş ve Koçak'ın yaşadığı yere gelmişler. Gelmişler gelmesine ama Zümrüdüanka kuşunun da canı iyiden iyiye yanmış. Koçak inip de yürümeye başlayınca apansız gömleğine sakladığı diğer elmaslar düşüvermiş. Buna çok sinirlenen Zümrüdüanka kuşu, Koçak'a kanadıyla öyle bir darbe indirmiş ki, indiriş o indiriş. Koçak'ın elinden düşen elmaslar bin parçaya bölünmüş. İş bu kadarla kalsa iyi; üstüne üstlük Koçak'ın gözünün biri de kör olmuş ve böylece aç gözlülüğünün cezasını çekmiş.

 

Masalımız da burada bitmiş. Gökten üç tane gül düşmüş... Birisi bu masalı uydurana, birisi bu masalı okuyanlara, diğeri de size...


Siz de hediye edin birilerine...

Bir dahaki masalımıza kadar da çiçek gibi kalın gül tanelerim...



Güler Bulut

 

 


Tarih: 21:30, 19/5/2007 Kategori: masal
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

Nilüfer Perisi

 

Sabahın erken saatlerinde, henüz daha güneş bile doğmadan önce, çiğ damlaları nilüfer çiçeklerinin üzerinde nazlı nazlı salınmaya başlamışlardı. Çiğ damlaları oluştukça, nilüferler daha da parlaklaşıyorlardı. Nilüfer tomurcukları yavaş yavaş açılıp doğan günü karşılamaya hazırlanıyorlardı. Tomurcuklardan biri daha yavaş açılıyordu. Bir bebeğin uykusunu, güzel rüyasını bırakmak istememesi gibi nazlanıyordu. Tomurcuğun her yaprağı açıldıkça, etrafa ışıklar saçılıyordu. Rengarenk ışıklar, sanki bir bebeğin gülüşüyle geliyordu. Güneş doğarken, parlak gri olan gölün suları, beyaz, pembe nilüfer çiçekleri onların yemyeşil yaprakları ile bir mucizeyi kucaklamaya hazırlanıyordu. Güneş yavaşçacık, mutluluk dağıtarak, nilüfer perisi ile birlikte doğdu.

Nilüfer perisi, minicik, güneşin ilk ışıltıları kadar mutlu, bir bebek kadar masum, kar tanesi kadar kırılgan bir periydi. Nilüfer perisi çok şanslıydı çünkü o pırıl pırıl bir gölde dünyaya gelmişti.

Nilüfer perisi çok mutluydu. Onun için yepyeni bir serüven başlamıştı. Daha gözlerini açıp etrafı seyrederken, bu seferki hayatında çok şanslı olduğunu düşündü. Burası etrafı çam ormanlarıyla kaplı bir göldü.

Ormanı seyre dalmışken, güzel bir
müzik dikkatini çekti. Sanki ormanın oluşumuyla beraber doğmuştu bu müzik. Etrafına baktı. Önce kurbağalar çıktı müzisyenlerden; sonra zilleriyle çekirgeler, kemanlarıyla ağustos böcekleri… Balıklar dans ederek müziğe eşlik ediyorlardı. Orkestra çok genişti. Tüm göl bu müziğe eşlik ediyordu. Nilüfer perisi buna inanamadı. Daha önceki hayatlarında nice mutlu göller, mutsuz göller, ışıltılı, bol balıklı, özel kokulu göller gördüyse de bu göl diğerlerinden çok farklıydı.

Gülümseyerek müziğin tadını çıkardı. Sonra müzisyenleri incelemeye başladı. Yüzleri nasıl da mutlulukla ışıl ışıl parlıyordu. Tek tek hepsini inceliyordu, ki unutmasın, bu görüntü bundan sonra da yaşayacağı hayatlarda ona mutluluk versin. Ağustos böceğine gelince orada kalıverdi. İkisinin de gözleri birbirine kenetlenmişti, sanki o anda tüm dünya durmuş sadece
müzik ve ormanın büyülü kokusu kalmıştı. Ama bu arada, onlar farketmeseler de, önce müziğin ve dansın ritmi bozuldu, sonra da sustu.

En son aşıklar anladılar müziğin durduğunu. Herkes onlara bakıyordu. Nilüfer perisi kendini tutamadı, bir kahkaha attı. Müzik ve dans yeniden başladı. Müziğin sonunda çok acıkmışlardı. Sofralar kuruldu. Ağustos böceği ve nilüfer perisi beraber oturdular. Konuşmaya başladılar. Aslında, ne söylediklerini kendileri bile bilmiyorlardı, konuşan daha çok gözleriydi.

Yemekten sonra bütün göl hayvanları dinlenmeye gitti. Sadece ağustos böceği ve nilüfer perisi kaldı. Göl birden sakinleşmiş, durgun bir hal almıştı. Hafif bir meltem esiyordu. Bir süre bu sessizliği dinleyip beraber olmanın mutluluğunu yaşadılar. Sessizliği ağustos böceği bozdu.

“Nilüfer perisi kanatların yeterince olgunlaştı. Artık uçabilirsin. Ormanı tanımak ister misin?” dedi.

Nilüfer perisi bu teklifi sevinçle kabul etti. Uçarak ormana ulaştılar. Orman nasıl da hoş kokuyordu. Rengarenk çiçekler kaplamıştı tüm ormanı. Ağaçlar çok büyüktü. Gördükleri bütün hayvanlar gülümsüyordu. Küçücük bir yavru sincap, nilüfer perisini görünce çok mutlu oldu. Ellerini sevinçle çırpmaya başladı. Bir yandan da annesini çekiştiriyordu.

“Anne bak bak o kim?” diye sordu.

Nilüfer perisi yavaşça minik sincabın yanına geldi.

 

“Merhaba ben nilüfer perisiyim” dedi.

 

Yavru sincap gözlerini kocaman kocaman açmış hiç sesini çıkarmadan nilüfer perisine bakıyordu. Anne sincap nilüfer perisini ve ağustos böceğini selamladı. Onlara en güzel yemeklerini ikram etti. Sonra:

 

“Gelin.” dedi, “Ben gezdireyim ormanımızı; önce baykuş ailesiyle tanıştıracağım sizi.”

Gerçekten de anne sincap, başta baykuş ailesi olmak üzere, bütün orman sakinleri ile tanıştırdı nilüfer perisini. Bu oldukça yorucu olmuştu. En son kaplumbağa ailesiyle tanıştılar. Kaplumbağalar da onlara serin şerbetler ikram ettiler. Nilüfer perisi bu geziden hoşnuttu ama sanki herkes birşeyler saklıyordu. Bu rahatsızlık verici durumdu ki, nilüfer perisini en çok üzen ağustos böceği bile bu sırra dahildi. Herkes çok mutlu görünmesine rağmen gözlerde saklanamayan bir hüzün vardı.

Orman halkının bilmediği bir şey vardı, nilüfer perileri istedikleri zaman düşünceleri okuyabiliyorlar ve hayalleri görebiliyorlardı. Nilüfer perisi teker teker düşünceleri okumaya başladı. Gizledikleri şey bir bataklıktı. Ama bataklıkta neyi gizlediklerini anlayamıyordu; çünkü bu ormanda bataklık olması gizlenecek bir şey değildi. Hatta orayı uçarken bile görmüşlerdi.

 

Kaplumbağa ailesine sordu:

 

“Ben henüz bataklığı görmedim, orayı bana göstermeyecek misiniz?”

Herkes şaşkınlıka birbirine baktı. İlk konuşan ağustos böceği oldu.

 

“Evet, nilüfer perisine hâlâ bataklığı göstermedik, haydi bataklığa gidelim.” dedi.

 

Herkes biraz ürpererek baktı birbirine, isteksizce.

 

“Tamam.” dediler.

Bataklık hiç de uzak değildi. Nilüfer perisi için birazcık ilerdeydi. Ama orman halkı birbirlerine yardım ederek bile olsa çok yavaş ilerliyorlardı. Sonunda ulaştılar bataklığa. Bataklıkta onları üstü başı kir içinde bataklık cini karşıladı. Bu durumdan cin çok mutlu olmuştu, ama orman halkı hiç mutlu gibi görünmüyordu. O şirin hayvanların yerini, asık suratlı bir topluluk almıştı. Hepsi aksi ve küçümser bakışlarla bakıyorlardı bataklık cinine.

Ama bataklık cini, onları gördüğü için o kadar mutlu olmuştu ki, nilüfer perisini bile gözleri görmüyordu. Durmaksızın çığlıklar atıyor, bir oraya bir buraya zıplıyordu. O zıpladıkça etrafa çamurlar sıçrıyor, çamurlar sıçradıkça bataklık cini daha da çok kahkaha atıyordu. Nilüfer perisi bataklık cinini çok sevmişti. O da hemen onunla beraber çamurlarda zıplayıp hoplamaya başladı. İkisi beraber çok eğleniyorlardı. Orman sakinleri, gözlerini kocaman kocaman açmış nilüfer perisine bakıyorlardı. Fısıltılar başladı hemen, kimi nilüfer perisinin asla temizlenemeyeceğini, artık hep böyle pis kalacağını, kimi de onun ruhunu şeytanın çaldığını söylüyordu.


Nilüfer perisi bunların hepsini anladı. Demek onun için bataklığa gelmiyorlardı. Üstelik bataklık cininden de korkuyorlardı. Bataklık ciniyle kimse görmeden konuştu. Sonra da çok yorulduğunu ve çok acıktığını söyledi.

 

“Hadi yemek yiyelim.” dedi orman halkına.

 

Kimseden ses çıkmadı. Ağustos böceği:

 

“Hadi bakalım.” dedi. “Geri dönüyoruz. Yemek yiyeceğiz.”

Baykuş arka çıktı hemen:

 

“Önden kuşlar gitsin, hazırlıklara başlasınlar.”

 

Önce isteksiz olanlar bile hazırlıklar başlayınca neşelendiler. Onlar sofrayı hazırlayadursun, nilüfer perisi ve bataklık cini de göle gitmiş yıkanıyorlardı. Nilüfer perisi, iyice temizlenmesi için bataklık cinine yardım etti. Üstünden o çamurlar gidince, ortaya çok şirin bir cin çıktı. Temizlendikten sonra, şölene katılmak için, birlikte yola çıktılar. Oraya vardıklarında, baykuş dışında kimse bataklık cinini tanımamıştı. Baykuş hemen onların yanına yaklaştı ve onları onur konuğu masasına oturttu. Sonra da misafirlere bataklık cinini tanıttı. Bataklık cininin onur konuğu masasına oturmasıyla beraber şölen başladı.

Şölen başlamıştı ama misafirler halâ büyük bir şaşkınlık içindeydiler. Kimse bataklık cininden gözlerini alamıyordu. Bugüne kadar korktukları bu minicik, şirin yaratık mıydı? Bataklık cini büyüklere göre halâ çirkindi, ama çocuklara göre çok şirindi. Çocuklar hemen onun yanına geçtiler. Bütün
yemek boyunca gülmeleri hiç kesilmedi. Bataklık cini gülmeyi, eğlenmeyi seviyordu ve onun bulunduğu ortam mutlaka neşeli olurdu. Yemeğin sonunda herkes neşe içinde masadan ayrıldı.

Artık bataklık cininden korkmuyorlardı. Hatta onu sevmeye bile başlamışlardı. Artık bataklık korkulması gereken bir yer olmaktan çıkmıştı. Şölenin sonunda bataklık cini hem nilüfer perisine, hem baykuşa, hem de ağustos böceğine teşekkür etti. Mutlulukla bataklığına döndü.

Nilüfer perisi ve ağustos böceği göle doğru yola çıktılar. Ama ikisi de biraz yalnız kalmak istiyorlardı. Bir süre birlikte kaldılar. Nilüfer perisi gitmeden önce onlara bir armağan vermek istiyordu. Ağustos böceğinin aklından geçenleri okudu. O nilüfer perisinin hiç gitmemesini, hep beraber olmalarını istiyordu. Bu imkansızdı, nilüfer perileri sadece bir gün yaşardı.

Artık akşam oluyordu. Gitme vaktine az kalmıştı. Birden aklına geldi. Bu gölde hiç göl insanı görmemişti. Halbuki neredeyse tüm göllerde göl insanları olur; hem güzel sesleri, hem sorunlara hemen çözüm bulmalarıyla tüm göl halkının sevgisini kazanırlardı. Onlara göl insanlarını armağan etmeliydi. Nilüfer perisinin bir an önce göl perisini bulması gerekiyordu. Sadece göl perisi göl insanlarını çağırabilirdi. Ağustos böceğine çok acil göl perisini bulması gerektiğini söyledi ve hızla oradan ayrıldı.

Nilüfer perisinin, göl perisini bulması zor olmadı. Ona isteğini anlattı. Göl perisi de büyük bir zevkle kabul etti ve göl insanları ile bağlantıya geçti. Sonra nilüfer perisine dönüp o gitmeden önce gölde olacaklarını söyledi. Nilüfer perisi teşekkür ederek oradan ayrıldı.

Nilüfer perisi göle döndüğünde artık güneş batmak üzereydi, göl güneşin son ışıklarıyla rengarenk olmuştu. Muhteşem bir görüntüydü . Göl orkestrası bu sefer hüzünlü bir melodi çalıyordu. Çünkü nilüfer perisi birazdan geldiği nilüfere dönüp, uykuya dalacaktı. Tekrar uyandığında artık orada olmayacaktı.

Nilüfer perisinin iyice uykusu gelmişti. Göl sakinleri ağlamamak için kendilerini zor tutuyorlardı. O sırada göl insanları güzel sesleriyle şarkılar söyleyerek geldiler. Birden hüzün kayboldu. Ortalık yeniden canlandı. Nilüfer perisi bile el çırpıyor, dans ediyor, bu neşeli müziğe eşlik ediyordu.


Müziğin sonunda nilüfer perisi yavaşça doğduğu nilüfere döndü. Bütün göl halkını, orman halkını, göl insanlarını selamladı. Dilerim yine görüşebiliriz dedi ve nilüferin içinde kıvrılıp, nilüferin onu yumuşakça örtmesini istedi.

Bütün canlılar nilüfer perisinin aralarından ayrılmasından dolayı çok üzgündü. Ama o, onlara göl insanlarını hediye etmişti. Onlara mutluluk vermişti, içtenlikle ona teşekkür ettiler. Nilüfer perisinin de istediği gibi şarkı ve dansa devam ettiler.

 

 


Tarih: 04:13, 24/2/2007 Kategori: masal
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı

PAPATYA VE KELEBEĞİN SEVGİ ÖYKÜSÜ

 

Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl yaşama açmış gözlerini. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış. Ne bulursa yemiş.

 

Bir süre sonra yeterince büyüdüğünde, kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış. Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da, rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.

Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış. Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye. Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını bilememiş. İçinden; "Ne muhteşem bir çiçek…" diye geçirmiş.


Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.

"Merhaba!" demiş papatyaya. "Sizi uzaktan gördüm ve yanınıza gelmek istedim."

 

Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve:


"Merhaba." demiş. "Ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten."


Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini, nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.

Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş. Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı güneşin yakıcı ışınlarından korumuş.

 

Minik kelebek papatyayı çok sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış. Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan, incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da kelebeği çok sevmiş ama, o da bir türlü söyleyememiş sevgisini.

 

Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.

Ve saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya dönmüş ve:

 

"Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek." demiş.


Papatya buna bir anlam verememiş.

 

"Neden?" demiş. "Yoksa benim yanımda mutsuz musun?"

 

"Hayır!" demiş kelebek. "Bilakis, sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."

Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey de yokmuş.


Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya:

 

"Seni seviyorum!.." diyebilmiş ancak.

 

Papatya donakalmış. Sadece:

 

"Ben de..." diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.

İçinden: "Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim. Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş.


Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş, sonra da dökülmeye başlamış.


Her düşen yaprakta papatya: "Seviyormuş…" diye geçirmiş içinden.

İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar, sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sorar olmuş:


"Seviyor mu, sevmiyor mu?..”

 

 

 


Tarih: 13:45, 11/1/2007 Kategori: masal
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

İYİLİKLER ÜLKESİ

İYİLİKLER ÜLKESİ

Çok çok uzak diyarlarda, dağların üzerinde, okyanusların altında, güneşi ve ayın aynı anda gözüktüğü bir ülkede, mutlu bir halk yaşarmış. Dağlar ve tepeler papatyalar, menekşeler, laleler ve gelincik çiçekleri ile bezeli, çimenlerle kaplı imiş. Ağaçlar ise her zaman meyve verir, muz ve elma kokuları dağlardan kente inermiş. Altın renkli balıkların oyunlar oynadığı bir dere kentin içinden geçerek karacaların su içtiği düzlüğe varmadan büyük ve gösterişli bir şelaleye dönüşürmüş. Bülbüller, kanaryalar ve beyaz güvercinler dallardan dallara konar ve hep şarkı söylerlermiş. Evlerin kapıları hiç kilitlenmez, hiç kimse hiç kimseye kötülük yapmazmış. Kapı önlerinde, pencerelerde ya da evlerin içlerindeki serin avlularda kediler, köpekler, kaplumbağalar arkadaşça yaşarlarmış.

 

İyilikler Ülkesi imiş bu ülkenin adı. Ne bir yöneticisi, ne bir kralı, ne de başkanı varmış. Herkes işini bilir yapması gerekeni aksatmadan ve keyifle yaparmış. Aşçı meyveli kekleri hep saat dörtte hazırlar, ressam her gün bir resim yapar, terzi ise en güzel kumaşlardan herkese güzel elbiseler dikermiş.

İyilikler Ülkesi’nin yerini kimseler bilmezmiş. Çok gizli bir kapıdan bu ülkeye girilirmiş. Gizli kapı kentin orta yerinde bulunan çeşmenin hemen yanına açılırmış. Kuşlar çeşmenin fıskiyelerinde neşeyle kanatlarını yıkar, kediler ve köpekler ise susadıklarında tertemiz sudan kana kana içerlermiş. İyilikler Ülkesi’nde kimse yaşlanmaz, çocuklar büyüdüklerinde en fazla otuz yaşında olur ve bir daha da yaşları ilerlemezmiş.

Ceviz kabuklarından yapılan büyük gizli kapı ayda bir kere açılır ve her seferinde yeni çocukları İyilikler Ülkesi’ne getirirmiş. Sapsarı saçları olan güzel bir kadın onları karşılar, onlara hoşgeldiniz armağanları sunarmış. Çocuklar bazen anne ve babaları ile bazen dost edindikleri kedileri, köpekleri, kuşları ya da kaplumbağaları ile gelirlermiş.

 

Çocuklar ilk olarak atların serbestçe koştuğu, geyiklerin ve karacaların yarış yaptığı büyük yeşil düzlüğü ziyaret eder ve bu muhteşem gösteriyi izlerlermiş. Genç bir adam gelir onlara limonata ve şekerleme ikram edermiş.

Her gün güneş ve ay aynı anda sabah saat yedide doğarmış İyilikler Ülkesi’nde ve saat gece onikide de batarmış. Güneş ve ay battığında binlerce yıldız geceyi aydınlatır, gökyüzünü mücevher kutusu gibi ışıl ışıl ederlermiş. Gökkuşağı da hiç eksik olmazmış İyilikler Ülkesi’nde, her sabah onda kentin üzerinde gökkuşağı oluşur ve kent halkı meydanda toplanıp keyifle gökkuşağına bakarlarmış. Sonra şarkılar söyleyerek gökkuşağını uğurlarlarmış.

Bir gün küçük bir kedi ormanda yolunu kaybetmiş ve büyük bir Sedir ağacına tırmanmaya çalışırken ayağı kaymış ve hızla yere düşmeye başlamış. Çok korkmuş. Yere çaptığında bir yerlerine bir şeyler olacak diye kendini öyle bir sıkmış ki, tam yere çarpacakken yerdeki kurumuş yapraklar havalanmış, havalanmış, küçük kedinin etrafında dönemeye başlamışlar. Küçük kedi yere çarpmayı beklerken yaprakların arasından geçmiş ve birden  kendini beyaz bulutların üzerinde uçarken bulmuş. Yunuslar beyaz bulutların arasından tıpkı denizdeymiş gibi bir çıkıp havada neşeli taklalar atarak tekrar beyaz bulutların arasına giriyormuş. Kelebekler ise küçük kedinin başının üzerinde tatlı tatlı uçup daireler çiziyormuş ve birden küçük kedi kendini bir başka ormanda bir çam ağacının dibinde bulmuş. Şaşkınlıkla ne olduğunu anlamaya çalışırken çam ağacının arkasından birinin seslendiğini duymuş.

- Hişşt merhaba! Merhaba, buraya baksana!

Küçük kedi sesin geldiği yere bir bakmış ki gözlerine inanamış kocaman bir uğur böceği ona seslenmekte imiş.

 

Hayretler içinde kalarak :

- Bana mı sesleniyorsun, demiş.

Benekleri ile pırıl pırıl parlayan kocaman uğur böceği ise :

- Evet, sana sesleniyorum. Benim adım Popilina. Sana rehberlik yapmam için gönderildim, demiş.

Küçük kedinin hayreti sona ermemiş ve dönüp:

- Ama nasıl anlayamadım, demiş. Ben biraz önce bir ağaçtan düşüyordum ama şimdi adını bile bilmediğim bir yerdeyim, demiş.

Uğur böceği Popilina ise :

- Merak etme, sana bir şey olmadı. Hem korkacak bir şey de yok, seni çok güzel bir yere götüreceğim, demiş. Şimdi beni izle.

Küçük kedi, uğur böceği Popilina’yı izlemeye başlamış. Popilina yeşiliklerle kaplı bir yığının içine girmiş ve yeşilliklerin ardında kocaman bir kapı çıkmış. Sonra kapının koluna doğru uçmuş ve sihirli sözcükler söylemeye başlamış :

- Güzel ceviz kapı, güzel ceviz kapı, aç kendini bize yavaş yavaş ve bize izin ver geçelim, demiş.

Kocaman kapının üzerinde bir yüz belirmiş. Tebessüm eden çok sevimli bir yüz imiş.

- Merhaba Popilina, hoşgeldin, demiş kapıda beliren yüz. Bize bu kez kimi getirdin, diye sormuş.

Popilina, küçük kediyi işaret ederek :

- Küçük sevimli bir dostumuzu getirdim, minik bir kedi, biraz önce bir yerlerde bir ağaçtan düşüyordu, demiş.

Kapıda beliren yüz ise gülerek :

- Anladım, hoşgeldin küçük kedi, kapıyı açıyorum, demiş.

Kapı açılırken kanatları olan iki beyaz at kapının üzerinde uçmaya başlamışlar. Bir yanda uçuyorlar bir yandan şarkı söylüyorlarmış.

 

Uğur böceği Popilina :

- Bu senin hoşgeldin şarkın, gel sakın korkma, demiş.

Popilina ve küçük kedi kapıdan içeri girmişler. Mis gibi kokuların yayıldığı, kenarlarında rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir patikadan yürümeye başlamışlar. Az gitmişler  uz gitmişler ve bir büyük kayanın önüne gelmişler. Kaya o kadar büyük, o kadar büyükmüş ki hiç bir şekilde üzerine çıkılmasına imkan yokmuş. Ama kayanın üzerinde bir başka kapı bulunuyormuş.

 

Popilina küçük kediye dönmüş ;

- Şimdi sana bir pelerin giydireceğim, demiş. Eğer iyiliğe gerçekten inanırsan, ama gerçekten inanırsan bu pelerinle havalanacak ve kapıya doğru uçacaksın. Kapı senin için sonuna dek açılacak ve çok güzel bir armağan alacaksın, demiş. Şimdi gözlerini kapa küçük kedi.

Küçük kedi, olanlara bir türlü inanamıyormuş, ama gözlerini yine de kapatmış. Gözlerini açtığında üzerinde parıltılı pullar bulunan gökkuşağı renklerinde bir pelerin olduğunu farketmiş.

 

Popilina:

- Şimdi sıra sende. Gözlerini kapat ve iyiliği düşün, demiş.

Küçük kedi, gözlerini kapatmış ama aklına hiçbir şey gelmiyormuş. Gözlerini iyice sıkmış. Ama yine bir şey gelmemiş.

 

Sonra üzgün bir şekilde gözlerini açmış ve uğur böceği Popilina’ya dönerek :

- Yapamıyorum, aklıma hiçbir şey gelmiyor, demiş.

Popilina gülerek :

- Cesaretini topla, yapabilirsin, aslında çok kolay, sadece iyiliği düşün, demiş.

Küçük kedi yine gözlerini kapamış. Düşünmeye çalışmış, çalışmış, aklına yine hiçbir şey gelmiyormuş. Tam gözlerini açacakken ağaçtan neden düştüğünü hatırlamış. Ağaca tırmanırken yoluna küçük bir tırtıl çıkmış. Küçük tırtıl sabah kahvaltısını etmek için ağacın dallarındaki yapraklara doğru yavaş yavaş gidiyormuş. Küçük kedi onu son anda farketmiş. Üzerine tam basacakken tırtılın canını yakmamak için ayağını kaldırıp başka bir dala basmaya çalışmış, ama o dala ayağı yetişememiş ve işte o anda ağaçtan düşmeye başlamış. Küçük kedi ağaçtan düşmesine sebep olsa da küçük tırtılın üzerine basmadığına çok memnun olmuş. Bunu hatırladığı an bir de farketmiş ki ayağı yavaş yavaş yerden kesilmiş ve pelerin onu yukarıya doğru çıkarmaya başlamış.

 

Uğur böceği Popilina aşağıdan ona seslenmiş:

- Bak başardın işte, iyiliği düşündün ve iyilik yaptığın için kazandın. Şimdi İyilikler Ülkesi’ne kabul edildin. Hoşçakal, demiş.

Küçük kedi mutluluk içinde imiş. Uçmanın keyfine varmış ve kayanın üzerindeki kapıya doğru yönelmiş. Kapı sonuna dek açılmış ve küçük kedi kapıdan içeriye uçarak girmiş. Sonra içi çiçekler, rengarenk toplarla dolu uzun bir yolda uçarak devam etmiş. İçinde çok güzel renkte midyeler olan denizleri, yemyeşil ağaçlarla kaplı dağları geçmiş. Yolu ona pelerin gösteriyormuş. Sonra uzakta masmavi bir denizin ortasında bir ada görmüş. Pelerin rüzgar kesmiş ve küçük kedi yavaş yavaş aşağıya doğru indiğini fark etmiş. Yere indiğinde ise bir de bakmış ki İyilikler Ülkesi’nin kent meydanındaki çeşmenin yanıbaşındaymış.

 

Sapsarı saçları olan güzel bir kadın gelerek ona:

- Hoşgeldin minik kedi, İyilikler Ülkesi’ne hoşgeldin. Artık hep bu güzel ülkede yaşayacaksın, demiş.

Küçük kedi mutluluk ve şaşkınlık içinde etrafına bakınırken, sapsarı saçları olan güzel kadın:

- Şimdi sana hediyeni verme zamanı, arkanı döndüğünde hediyeni göreceksin, demiş.

Küçük kedi arkasını döndüğünde bir de ne görsün. Uzun zamandır görmediği annesi, babası, kardeşleri ve arkadaşları karşısında durmuyor mu? Çok sevinmiş, hemen onlara doğru koşmuş. Kediler birbirlerine sarılmışlar, birbilerinin kulaklarıı ve başlarını sevgilerini belli etmek için yalamışlar. Küçük kedi iyilikleri düşündüğüne, küçük tırtılı incitmediğine öyle sevinmiş, öyle sevinmiş ki. Herkesin duyabileceği bir sesle şöyle demiş:

- Teşekkür ederim sevgili tırtıl. Bana bu armağanı verdiğin için teşekkür ederim.

Küçük kedi ve sevdikleri, bütün kötülüklerden uzakta hep İyilikler Ülkesi’nde yaşamışlar. Halâ da orda imişler. Belki bakarsınız bir gün siz de İyilikler Ülkesi’ne kabul edilirsiniz. Hep iyiliği düşünün, tıpkı İyilikler Ülkesi’nde yaşayan tüm canlılar gibi.

 


Tarih: 22:34, 6/1/2007 Kategori: masal
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı

ADİL PAYLAŞTIRMA

 

ADİL PAYLAŞTIRMA

 

Aslan, kurt ve tilki arkadaş olup avlanmaya çıkmışlar. Günün sonunda bir öküz, bir keçi ve bir de tavşan avlayan kafadarlar avlarını bir mağaraya getirmişler.

 

Aslan kurda dönerek:

 

“Hadi bakalım!” demiş. “Şu hayvanları paylaştır da karnımızı doyuralım.”

Kurt ezile büzüle:

 

“Ey büyük sultanım.” demiş. “Şu öküzü siz buyurun, keçi benim, tavşan da tilki kardeşin olsun.”

Aslan birden çok kızmış ve:

 

“Bre küstah!” demiş. "Sen kim oluyorsun? Ben varken sana pay etmek düşer mi?”

 

Sonra da bir pençe darbesiyle kurdu yere sermiş.

 

Bu kez tilkiye dönüp:

 

“Öyle aval aval bakma da paylaştır şu avları bakalım.” demiş.

Tilki:

 

“Pay etmek haddim değil ama madem emir buyurdunuz, söyleyeyim. Tavşan sabah kahvaltınız, öküz öğle yemeğiniz olur. Keçiyi de akşam yersiniz.” demiş.

Aslan bu paylaştırmadan çok hoşlanmış ve tilkiye, bu kadar adil bir paylaştırmayı nereden öğrendiğini sormuş.

 

Tilki de:

 

 “Yüce efendim!” demiş. “Şu haddini bilmez kurdun halinden öğrendim.”

 

 

 


Tarih: 21:17, 6/1/2007 Kategori: masal
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

İYİLİK MASALI

 

İYİLİK MASALI

 

Kafdağı'nın da ötesindeki masal ülkelerinden birinde harikalar diyarının kraliçesinin bir bebeği olmuş. Harikalar diyarının koruyucuları olan periler ve periler prensesi küçük bebeğin beşiğinin etrafına birikmişler.

Kraliçe etrafındaki perilere dönerek şöyle demiş:

"Bu küçük bebeğe en değerli olduğunu düşündüğünüz şeyleri hediye edin!"


Birinci peri uyuyan bebeğe eğilip şöyle demiş:


"Ben sihirli gücümle sana, görenlerin hayran kalacağı güzellik armağan ediyorum. Göz kamaştıracaksın!"


İkinci peri şöyle demiş:


"Sana öyle güzel ve derin mavi gözler armağan ediyorum ki, gördüğünü anlayacak, seni görenleri büyüleyeceksin."


Üçüncü periye gelmiş sıra:


"Selvi boylu olacaksın. Senden daha güzel vücutlu kız olmayacak bu dünyada."


Dördüncü peri eğilmiş beşiğe:


"Çok zengin olacaksın. Hiç bir sıkıntın olmayacak."


Periler prensesi düşüncelere dalmış:


"İnsanların güzelliği geçicidir. Gözlerin,  yüzün, vücudun güzelliği çiçeklere benzer. Yaşlanınca geçiverir. Zamanla rüzgâr en biçimli palmiyeleri bile çarpıtır. İnsanlar, kendilerine zenginliğini dağıtmayanlardan nefret eder. Dağıtırsa kendi fakir olur. Sizin şimdiye kadar bu bebeğe verdikleriniz çok kalıcı olmadı bence."


"Peki ama başka ne verebilirdik ki?" diye sormuş periler.

"Ben ona iyiliği bırakıyorum." demiş periler prensesi. "Güneşin ne kadar mükemmel ve sıcak olduğunu bilirsiniz, ama onun ısıtacak toprağı olmasa sıcak bir kayadan ne farkı kalır? Kalbin saçtığı iyilik de güneşin ışığı gibidir; hayat verir. İyiliğin olmadığı güzellik, kokusu olmayan çiçek gibidir. İyiliğin olmadığı zenginlik bencillikten farksızdır. İyiliğin olmadığı aşk yok eder, kavurur. Sizlerin armağanları geçiciydi, iyilik ise kalıcıdır. Sonsuz bir kuyuya benzer. Ne kadar çok su çekersen, o kadar çok suyu olur, o kadar bereketli fışkırır. İyilik dünyada tek tükenmeyen şeydir."

Sonra periler kraliçesi uyuyan bebeğe doğru eğilmiş:

"Kalbin sıcak olsun, küçük bebek, iyi ol!"

 

 


Tarih: 21:59, 31/12/2006 Kategori: masal
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

Dolun'un Sevgisi

 

Dolun'un Sevgisi

 

Çook çok eskiden, yeşil bir vadinin içinde bir ırmak kıyısında kurulu bir köy varmış, taa dünyanın öbür ucunda...

 

Çok eski dedik ya, o zamanlar gündüzleri pek güneşli geçermiş, yağmur yağmadıkça. Geceleri hep yıldızlı olurmuş, bulutlar olmadıkça. Köy sakinleri tarımla uğraşırlarmış, hayvanlar avlarlarmış, uçsuz bucaksız arazilerinden. Sularını, kaynağı çok uzakta olan köylerinin içinden geçen, ırmaktan alırlarmış.

 

Köyde herkes birbirini sever, sayarmış. Köyde bir tek kişinin kalbinde öyle büyük bir sevgi varmış ki, bütün köyünkine bedelmiş.

 

Dolun'un Aze'ye olan aşkıymış bu...

 

Aze, Dolun'u bilirmiş de tanımazmış yakından. Dolun dayanamamış, bir gün gitmiş kızın yanına, sormuş Aze'ye onunla evlenip evlenmeyeceğini.

 

Aze demiş ki Dolun'a:

 

Evlenirim evlenmeye ama benim isteyenim çoktur, her gelen kişiden aynı şeyi ister babam. Ancak babamın bu isteğini yerine getiren benimle evlenir.

 

Dolun şaşırmış:"Sensin benim kalbimin sahibi." diyerek başlamış sözüne. "Senin dileğin benim için bir emirdir, söyle isteğini hemen yapayım." demiş aşkına.

 

Aze demiş ki:

 

"Bir çiçek vardır; yaprakları gümüşten, tomurcukları elmastan; onu ister babam, benle evlenmek isteyenden."

 

Dolun:

 

"Bekle beni," demiş Azeye. "Hemen gidip getireyim o çiçeği ama nerededir yeri?"

 

Aze parmağıyla göstermiş akan ırmağı:

 

"İşte bu ırmağın kaynağındadır der babam, kırk gün yürümek gerekirmiş oraya varabilmek için; ama bir giden bir daha gelmedi şimdiye dek; çünkü oralar büyülüymüş derler, giden geri gelmezmiş, çünkü buralardan çok daha güzelmiş oralar."

 

Dolun:

 

"Senden daha güzel ne olabilir ki, bu dünyada?" demiş Aze'ye.

 

"Döneceğim o çiçekle, döneceğim çünkü; seviyorum seni; çünkü sensiz anlamı olmaz benim için o güzelliğin."

 

Dolun çıkmış yola sonra.

 

Kırk gün yürümüş ırmağın yanından. Hep ne kadar sevdiğini düşünmüş Aze'yi yol boyunca. Aklındaki Aze'ymiş, tek amacı ise; o çiçek. Kırkıncı gün kalkmış Dolun sabah erkenden, yüzünü yıkamış ırmaktan, anlamış çok yaklaştığını kaynağa suyun serinliğinden.

 

Devam etmiş yoluna sonra. Biraz sonra varmış kaynağa, bütün yeşilliklerle çevrili bir göl varmış kaynakta, gölün ortasında bir adacık, adacığın üstünde de o çiçek duruyormuş. Anlamış Aze'nin anlattığı çiçek olduğunu, güzelliğinden. Yüzmeye başlamış adaya doğru hemen.

 

Adaya varınca karşısında bir adam belirmiş Dolun'un.

 

Adam Dolun'a:

 

"Her gülün bir dikeni, koruyucusu olduğu gibi, ben de bu çiçeğin koruyucusuyum, eğer almaya geldiysen; ben Salut, izin vermem buna." demiş. 

 

Dolun şaşkın ve de kararlı bir tonla:

 

"Ben o çiçeği alacağım sonra aşkıma kavuşacağım." demiş. "Hiç bir şey beni kararımdan çeviremez."

 

"O zaman beni biraz dinleyeceksin." demiş Salut. "Sana neden koparmaman gerektiğini anlatacağım, eğer hala ikna olmazsan o zaman izin veririm almana."

 

Dolun ikna olmuş ve çökmüş yoncaların üstüne, başlamış dinlemeye...

 

Eğer, bir şeyi çok fazla istersen ve engelin yoksa önünde onu alırsın. Bu çiçek de sadece yaşam için bir şeyler yapacaksan engelleri kaldırır önünden çünkü; onun da bir görevi var. Bu çiçek sadece yirmi sekiz gecede bir açar yapraklarını ve döker parlayan tohumlarını göle, bu sayede buradaki sular yükselir ve ırmaktan taşar gider zamanla. Bu ırmak sayesinde yaşar bu doğadaki yeşillikler, insanlar, hayvanlar. demiş Salut.

 

Dolun başlamış düşünmeye, eğer çiçeği koparırsa kavuşacaktır sevdiğine ama kuruyacaktır ırmakları bunun yanında.

 

Sonunda çiçeğin başına çöker kalır Dolun. Gümüş yapraklarında kendini görür Dolun, çiçeğin. Yanında Aze vardır ama niye mutsuzdur ikisi de? Aslında kalbindeki tek endişeyi görür Dolun. Zaman geçtikçe Dolunun düşünceleri yoğunlaşır kafasında. Mutsuzluğunu düşünür, çiçeksiz, Azesiz bir yaşam düşünür. Koparamaz çiçeği günlerce Dolun, artık yaşamaktan zevk almaz şekilde sadece aşkını düşünerek beklemeye başlar olacakları.

 

Bir gece çiçek tohumlarını bırakırken göle, bir tomurcuk da Dolunun sertleşmiş kalbinin üstüne düşmüş, aniden Dolun kalbindeki aşkının büyüklüğü kadar kocaman bir taşa dönmüş, taş o kadar büyükmüş ki dünyaya sığmamış, gökyüzüne yükselmiş ve Dünya ile dönmeye başlamış. Böylece Ay olmuş Dolunun kalbi Dünya'ya. O günden sonra sadece yirmi sekiz gecede bir göstermiş Dolun kalbinin tüm yüzünü, aşkının bütün parıltısını diğerlerine. Sadece o gecelerde aydınlatmış Dünya'yı aynı çiçek gibi...

 

 


Tarih: 21:30, 21/12/2006 Kategori: masal
Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı

YÜREK AVCISI ( Palabıyık )

 

YÜREK AVCISI

 

Ölüm kusan tüfeğini kaptığı gibi palabıyık,
Doğru karşı köyün kayalıklarına yollandı.
Avcılıkta ondan iyisi yoktu
Yayılmıştı namı dokuz köye
Ayı, kurt, tilki, tavşan
Ne görürse tek atışta devirirdi.

Ve avlandıkça nasır bağlardı yüreği
Vurduğum candır,
Allah’ın yarattıklarındandır,
Kimi annedir, kimi yavrudur, demeden
Devirirdi güzelim bedenleri.

Sonra koşarak varırdı yanına yaralının
Bir çift çaresiz bakıştan hiç etkilenmeden…
Atardı sırtına koca gövdeyi,
Tutardı köyün yolunu
Kim bilir kaç yavruyu annesiz,
Kaç anneyi yavrusuz bırakmıştı palabıyık!

Palabıyık, palabıyık!
Hangi illetten bulaştı yüreğine, bu kadar acımasızlık?
Hangi gece kararttı merhamet kandilini.

Şimdi de karşı köyün kayalıklarına dadandı palabıyık
Ne ister ki bilmem sevimli güvercinlerden?

Kayalıklara yaklaştığında saklandı çalılığın arkasına,
Kovuklarda gölgelenen güvercinleri sinsice gözetledi.
Sonra, koyu gölgelikteki kümeyi kestirdi gözüne
Bastı tetiğe, kıyameti hatırlatan bir gürültü koptu kayalıklardan,
Saçmalar birer ölüm zakkumu gibi fırladı namludan
Bu sinsi tuzaktan kurtulmak kimin haddine!
Güvercinlerden birkaçı nazenin kanatlarını daha kımıldatmadan
Buldu narin bedenlerini yumru demircikler...

Yara almayan birçok güvercin havalanıp uzaklaştı kayalıklardan
Kader bu ya, çifte yavrusu yumurtadan daha yeni çıkmış,
Alaca güvercin de kanadından yara aldı, oracığa uzanıverdi.
Ak güvercin baktı, biricik dostu kıvranıyor yerde
Yüreği uçmaya, uçup da kurtulmaya elvermedi;
Yaralı dostunun yanında kalakaldı,
Vücudu sapasağlam, ama ah yüreği yaralı...

Palabıyık koşarak geldi, bir bir topladı, vurduklarını
Sıra alaca yaralıyla, ak sağlama gelmişti
Önce alaca yaralıyı yerden aldı ve baktı ki
Hayret ki hayret! Ak güvercin, yaralı da değil,
Duruyor öylece ayakta, ne uçuyor, ne çırpınıyor,
Öylece palabıyığa dikmiş gözlerini mahzunca…

Neden uçup gitmiyordu, bir türlü anlayamadı.
O an aklı başından gitti palabıyığın
Allah’ım, hayatımda böyle bir şey görmedim, dedi.
Ve ak güvercini alıp götürmeye elvermedi yüreği;
Hayret yüreği kaskatıydı ama bu sefer biraz yumuşamış mıydı?
Yoksa bileğinin maharetiyle vurmadığını almak mı istemiyordu?
Ak güvercini kayalıklardan aşağı fırlattı, uçup gitsin diye;
Güvercin kanatlandı, havada bir iki tur attı, sonra
Kendisini seyreden palanın koluna gelip kondu tekrar,
Olamazdı bu, hiç olamazdı.
Bir güvercin kendi isteğiyle ölüme gülemezdi!
Ben varayım yanına o uçmasındı
Ben fırlatayım uçup kurtulsun diye, o tekrar geri dönsündü;
Bu asla olamazdı!
Diye geçirdi içinden bizim pala.

Ak güvercin, palanın elindeki yaralı dostunu
Başıyla, kanatlarıyla okşamaya,

Ona bağlılığını göstermeye başladı o an,
Palabıyık daha da şaşırdı olan bitene;
Bir şey yapamadı orada öylece kalakaldı dakikalarca;
Sonra oturdu olanları düşünmeye başladı...

Ve o sırada yakınından birtakım seslerin geldiğini fark etti.
İyice dikkat etti, yavru güvercin sesiydi;
Alaca güvercini aldığı yerin yakınında,
Kayalığın kovuğundan geliyordu yavru sesleri.
Eğildi baktı iki yavrucuk yuvada cıvıldaşıp duruyordu,
Çok şey söylemek isteyip de hiçbir şey söyleyemedikleri,
O mazlum duruşlarından anlaşılıyordu.
Palabıyık bir şeyler anladı sanıyorum,
Taştan farksızdı belki yüreği; ama hep böyle kalacak değildi ya;
Taş da yeri geldiğinde erimez miydi,
Eriyip bir merhamet anıtı kesilmez miydi:

O an elindeki yaralı alacayı yavruların yanına bıraktı,
Zavallı hemencecik uzattı başını görünce yavrularını
Güvercince bir okşama, bir sevinç, bir cıvıldaşma…

Palabıyık o an kendi ailesini, çocuklarını düşündü,
Öksüzlüğün ve yetimliğin yüreklerde bıraktığı derin izi hatırladı,
Dağılmış bir yuvanın hazin manzarasını hatırladı,
Yok yere bir canlıya kıymanın faturasını hatırladı…

Bereket ölümcül bir yara değildi alacanınki,
Pala, kendini kınamaya başladı:
Sahi, ben ne yapıyorum!
Yıllardır anneleri yavrusuz, yavruları annesiz bırakıyorum,
Hayvan da olsa, nice hayatın dengesini alt üst ediyorum.
Hele ki bugüne kadar avladığım onca zavallı hayvanın ilenciyle
Düşüp bir çukura geberip gitmemişim,
Tövbe olsun bundan sonra, avcılığa elveda!

Kaptığı gibi tüfeğini namlusundan,
Kayalıklara vura vura paramparça etti bu ölüm makinasını.
Ve belindeki mermi kuşağını da söküp aldı,
Aşağıdaki derin ırmağın sularına fırlatıverdi.
Sonra alacanın yaralı kanadını bir güzel sardı,
Bıraktı yavrularının yanına.

Hayatının dersini vermişti palaya, ak güvercin.

Aldı eline pişmanlık gözyaşları eşliğinde,
Tatlı öpücükler kondurarak
Ak güvercini de yaralı alacanın yanına bıraktı,
Sonra oradan gerisin geri uzaklaştı.

Aradan birkaç gün geçmişti,
Palabıyık, kayalıklara geliyordu zaman zaman,
Bu sefer tüfeksiz, hışımsız, kinsiz;
Ve avucunda ölüm kusan mermiler yerine yemler…
Hem de yaralının yarasına bakıyordu,
Yaptığı büyük hatayı tamire uğraşıyordu.
Görenler şaşırıp kalıyordu
Palanın son günlerdeki haline.

Bilmiyorlardı ki beyaz bir güvercinin
Onu ta yüreğinden avladığını!
Avcılık denen vahşice zevkin,
Merhamet meltemiyle kökünü kuruttuğunu...


M.Said TÜRKOĞLU

 


Tarih: 00:10, 25/11/2006 Kategori: masal
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

MİNİK FARENİN ÖYKÜSÜ

 

MİNİK FARENİN ÖYKÜSÜ

Birgün evin minik faresi, duvardaki çatlaktan bakarken çiftçi ve eşinin mutfakta bir paketi açtıklarını gördü.

Kendi kendine:

"İçinde hangi yiyecek var acaba ?" diye düşündü.

Bir süre sonra gördüğü paketin bir fare kapanı olduğunu anladığında yıkılmıştı.

"Evde bir fare kapanı var, evde bir fare kapanı var!" diye bağırarak ve telaşla bahçeye fırladı.

Minik fareyi telaş içinde gören tavuk, umursamaz ve bilgiç bir tavırla başını kaldırdı ve gıdakladı:

"Zavallı farecik... Bu senin sorunun, benim değil. Bana bir zararı olamaz küçücük kapanın." dedi.

Tavuktan destek bulamayan farecik bu sefer telaşla domuzun yanına koştu ve:

"Evde bir fare kapanı var, evde bir fare kapanı var!" diye adeta çırpındı.

Domuz anlayışla karşıladı ama:

"Çok üzgünüm fare kardeş, ama dua etmekten başka yapacağım bir şey yok. Dualarımda olacağından emin ol." dedi.

Minik fare çaresizlik içinde ineğe döndü ve:

"Evde bir fare kapanı var, evde bir fare kapanı var!" dedi.

İnek:

"Bak fare kardeş, senin için üzgünüm, ama beni ilgilendirmiyor." dedi.

Sonunda farecik, başı önde umutsuz şekilde eve döndü. Çiftçinin fare tuzağı ile bir gün tek başına karşılaşmak zorunda olduğunu
anladı.

O gece evin içinde sanki ölüm sessizliği vardı. Minik farecik aç ve susuzdu. Tam yorgunluktan gözleri kapanacaktı ki birden bir
ses duyuldu. Gecenin sessizliğini bölen gürültü, fare kapanınından
geliyordu.

Çiftçinin karısı, ne yakalandığını görmek için yatağından fırladı ve mutfağa koştu.

Karanlıkta kapana, zehirli bir yılanın kuyruğunun kısıldığını fark edememişti.

Kuyruğu kapana kısılan yılanın canı yanıyordu ve aniden çiftçinin karısını ısırdı.

Çiftçi, karısını apar topar doktora götürdü. Doktor, zehiri temizledi sardı. Çiftçi karısını eve getirdi, yatırdı. Karısının
ateşi yükseldi ve bir türlü düşmüyordu. Kadıncağız ateş ve ter içinde kıvranıp duruyordu.

Böyle durumlarda taze tavuk suyunun gerekli olduğunu herkes bilir, çiftçi de bıçağını alıp bahçeye koştu.

Karısı taze tavuk suyu çorbasını içti, biraz kendine geldi. Karısının hastalığını duyan komşular ziyarete geldiler.

Onlara ikram etmek için çiftçi domuzunu kesti.

Çiftçinin karısı gittikçe kötüye gidiyordu. Yılan, belli ki çok zehirliydi. Birkaç gün sonra çiftçinin karısı iyileşemedi ve öldü.

Cenazesine çok sayıda kişi gelince hepsine yeterli et sağlamak için çiftçi ineği mezbahaya yolladı.

Fare tüm bu olanları büyük üzüntü ile duvardaki deliğinden izledi.


Birisi, sizi ilgilendirmediğini düşündüğünüz bir tehlike
ile karşı karşıya ise, tehlike bir gün bizim için de olabilir; lütfen unutmayalım.


Tarih: 16:01, 7/11/2006 Kategori: masal
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

<- Son Sayfa | Sonraki Sayfa ->